5237 sayılı TCK madde 86 Kasten Yaralama

5237 sayılı TCK madde 86 Kasten Yaralama

MADDE 86 - (1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(Ek 2. fıkra: 5328 – 31.3.2005 / m.4) (2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması halinde, mağdurun şikayeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur. (*)
_____

(*) Madde 86 ya, 31.3.2005 tarih ve 25772 sayılı Mükerrer R.G.’de yayımlanan, 31.3.2005 tarih ve 5328 sayılı Kanunun 4. maddesi hükmü gereğince, yukarıdaki fıkra 2. fıkra olarak eklenmiş ve diğer fıkra numaraları buna göre teselsül ettirilmiştir.
_____

(3) Kasten yaralama suçunun;

a) Üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe karşı,

b) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,

c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,

d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,

e) Silahla,

İşlenmesi halinde, (Değişik ibare: 5328 – 31.3.2005 / m.4) “şikayet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır.”

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2011/1-692

K. 2012/60

T. 28.2.2012

• KASTEN ÖLDÜRMEYE TEŞEBBÜS ( Sanığın Mağduru Öldürmeye Yönelik Olarak Bir Çok Yerinden Yaraladığı/Daha Sonra Ambulans Çağrılmasını Sağladığı – Gönüllü Vazgeçmenin Unsurlarının Oluştuğu/Sanığın Silahla Kasten Yaralama Suçundan Cezalandırılacağı )

• GÖNÜLLÜ VAZGEÇME ( Sanığın Mağduru Öldürmeye Yönelik Olarak Bir Çok Yerinden Yaşamsal Tehlike Geçirmesine Sebep Olacak Şekilde Yaraladığı/Daha Sonra Ambulans Çağrılmasını Sağladığı – Gönüllü Vazgeçmenin Unsurlarının Oluştuğu/Silahla Kasten Yaralama Suçundan Cezalandırılacağı )

• MAĞDURUN YAŞAMSAL TEHLİKE GEÇİRMESİNE NEDEN OLACAK VE ÖLDÜRMEYE YÖNELİK YARALAMA ( Sanığın Ambulans Çağrılmasını Sağladığı/Mağdura Ulaşılmasını Kolaylaştırdığı – Sanık Hakkında Silahla Kasten Yaralama Suçundan Hüküm Kurulacağı )

• SANIĞIN MAĞDURU YARALADIKTAN SONRA PİŞMANLIK DUYARAK AMBULANS ÇAĞRILMASINI SAĞLAMASI ( Sanığın Ambulans Çağrılmasını Sağladığı/Mağdura Ulaşılmasını Kolaylaştırdığı – Sanık Hakkında Silahla Kasten Yaralama Suçundan Hüküm Kurulacağı )

• BELLİ HAKLARI KULLANMAKTAN YOKSUN BIRAKILMA ( 5237 S.K. Md. 53/1 Uygulanırken Kendi Altsoyu Üzerindeki Velayet Vesayet ve Kayyımlık Yetkileri Açısından Koşullu Salıverilmesine Kadar Süreceğinin Gözetileceği )

5237/m. 35, 36,53, 81, 86

ÖZET : Sanığın kasten öldürme suçuna teşebbüsten cezalandırılmasına karar verilen olayda; uyuşmazlık, gönüllü vazgeçme koşullarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir. Gönüllü vazgeçme hâlinde kişiye ceza verilmemekte, ancak o ana kadar yapılan hareketler ayrıca bir suç oluşturuyorsa sadece o suçtan sorumlu tutulmaktadır. Mağduru öldürmeye yönelik olarak dokuz adedi yaşamsal tehlikeye neden olacak şekilde 24 yerinden bıçaklayan, icra hareketlerini tamamladıktan sonra ve fakat ölüm sonucu gerçekleşmeden önce eyleminden dolayı pişmanlık duyarak mağdurun yaralarına üzerindeki kıyafet ile tampon yapan, ambulans çağıran, büro sahibi olan ağabeyine de haber verip onun da ambulans çağırmasını sağlayan, mağdura ulaşılması kolay olsun diye büro kapısını açık bırakan, gönüllü vazgeçme koşulları oluştuğundan, sanığın öldürmeye teşebbüs suçu yerine, o ana kadar icra ettiği eylemlerin karşılığı olup, tamamlanan silahla kasten yaralama suçundan cezalandırılması ve mağdurdaki yaraların yerlerine ve niteliklerine göre temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak tayin edilmesi gerekmektedir.

Öte yandan, yerel mahkeme hükmünde 5237 sayılı TCY’nın 53. maddesinin 1. fıkrası uygulanırken, sanığın bu hakları kullanmaktan yoksunluğunun, yalnızca kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından koşullu salıverilmesine kadar, 2. fıkra gereğince ise diğer haklar ve yetkiler yönünden hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar süreceğinin gözetilmemesi de yasaya aykırıdır.

DAVA : Sanığın kasten öldürme suçuna teşebbüsten cezalandırılmasına karar verilen olayda; Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, 5237 sayılı TCY’nın 36. maddesinde düzenlenen gönüllü vazgeçme koşullarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir.

Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşturulabilmesi ve açıklanan olayda gönüllü vazgeçme koşullarının oluşup oluşmadığının saptanması için gönüllü vazgeçmenin hukuki niteliği üzerinde durulmalıdır.

5237 sayılı Türk Ceza Yasasının “Suça Teşebbüs” başlıklı 35. maddesinde; “Kişi, işlemeyi kastettiği bir suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle tamamlayamaz ise teşebbüsten dolayı sorumlu tutulur” hükmü yer almaktadır.

Buna göre suça kalkışma, işlenmesi kastolunan bir suçun icrasına elverişli araçlarla başlanmasından sonra, elde olmayan nedenlerle suçun tamamlanamamasıdır. Maddenin açık hükmüne göre, icra hareketlerinin yarıda kalması ya da sonucun meydana gelmemesi failin iradesi dışındaki engel nedenlerden ileri gelmelidir.

Aynı Yasanın “Gönüllü Vazgeçme” başlıklı 36. maddesinde ise; “Fail, suçun icra hareketlerinden gönüllü vazgeçer veya kendi çabalarıyla suçun tamamlanmasını veya neticenin gerçekleşmesini önlerse, teşebbüsten dolayı cezalandırılmaz; fakat tamam olan kısım esasen bir suç oluşturduğu takdirde, sadece o suça ait ceza ile cezalandırılır” şeklindeki düzenlemeye yer verilmiştir.

Yasadaki tanım uyarınca gönüllü vazgeçme ile teşebbüs arasındaki ayrım şu şekilde özetlenebilir: Teşebbüs, suçun tamamlanması veya neticenin gerçekleşmesinin, failin elinde olmayan nedenlerle meydana gelmemesi olarak tanımlanmışken, gönüllü vazgeçmede failin iradi hareketi veya çabası ile icra hareketlerinin terkedilmesi ya da suçun tamamlanmasının önlenmesi sözkonusudur. Suç tamamlanmadan veya sonuca ulaşılmadan önce vazgeçme gerçekleştiğinden, gönüllü vazgeçme etkin pişmanlıktan da farklıdır. Etkin pişmanlık, suçun tamamlanmasından sonraki pişmanlığı düzenlemekte ve tamamlanan bir suçun yol açtığı zararın giderilmesi, eski hale getirilmesi ya da malın iadesini kapsamaktadır.

Gönüllü vazgeçmenin koşulları ve sonuçları TCY’nın 36. maddesinin gerekçesinde; “Gerek icra hareketleri aşamasında gerekse icra hareketlerinin bitmesinden sonra, failin suçu tamamlamaktan gönüllü olarak vazgeçmesini teşvik etmek modern suç politikasının temel araçlarından biridir. 765 sayılı Türk Ceza Kanununda sadece icra hareketlerinin devamı aşamasında kabul edilen gönüllü vazgeçme, icra hareketlerinin bittiği ancak neticenin meydana gelmediği olaylar bakımından da öngörülmüştür. Böylece suçun icrası sürecindeki bütün aşamalarda gönüllü vazgeçme mümkün hâle gelmektedir. Ancak icra hareketlerinin bitmesinden sonra gönüllü vazgeçmenin kabulü için, vazgeçenin suçun tamamlanmasını önlemek bakımından ciddi bir çaba göstermesi gerekmektedir.

Gönüllü vazgeçme hâlinde kişiye ceza verilmemekte, ancak o ana kadar yapılan hareketler ayrıca bir suç oluşturuyorsa sadece o suçtan sorumlu tutulmaktadır.

Suç bütün unsurlarıyla tamamlandıktan sonra örneğin çalınan eşyanın geri verilmesi veya kaçırılan kişinin serbest bırakılması hâllerinde, artık vazgeçme değil etkin pişmanlık söz konusudur…” biçiminde açıklanmıştır.

Madde gerekçesinde de özenle vurgulandığı üzere, 765 sayılı TCY’nın uygulanmasında sadece icra hareketlerinin devamı aşamasında kabul edilen gönüllü vazgeçme, 5237 sayılı TCY’nın uygulanmasında icra hareketlerinin bittiği ancak neticenin meydana gelmediği olaylar bakımından da öngörülmüş, böylece neticenin meydana gelmesine kadar bütün aşamalarda gönüllü vazgeçmenin olanaklı olduğu kabul edilmiştir.

Öğretide; “Yeni TCY’nın sisteminde, gönüllü vazgeçme; gerek icra hareketleri aşamasında, gerekse icra hareketlerinin bitmesinden sonra, failin suçu tamamlamaktan gönüllü vazgeçmesini ifade etmektedir. Suçun icrası tamamlanıncaya, neticenin ayrıca unsur oluşturduğu suçlarda, netice gerçekleşinceye kadar, gönüllü vazgeçme mümkündür… Vazgeçmenin gönülllü olması gerekir. Yani harhangi bir engel olmaksızın, pişmanlık duyarak kişinin suç işlemekten vazgeçmiş olması gerekir” ( İzzet Özgenç, TCK Gazi Şerhi Genel Hükümler, s.488 )

“Teşebbüs halinde faildeki suç işleme düşüncesi ve kastı sürmektedir. Gönüllü vazgeçmede ise fail eyleminden dönüp, suçun oluşmasını önlemeye çabalamaktadır. Kişilere pişman olma olanağı tanınması, onların suç işlemeden topluma kazandırılması, cezalandırılma ile elde edilecek yarardan çok daha faydalı görülmektedir. Kanunumuzda yer alan düzenlemenin temelinde, eylemin vazgeçme anına kadar icra edilmesi dolayısıyla bir haksızlık teşkil ettiği, ancak suç politikası gereği cezalandırılmak istenilmediği fikrinin yattığı söylenebilir. Bu husus madde metninde; vazgeçme halinde failin teşebbüsten dolayı cezalandırılmayacağı ve fakat tamam olan kısmın suç oluşturması durumunda o suçun cezası ile cezalandırılacağının açıklandığı cümlelerden anlaşılmaktadır” ( Osman Yaşar – Hasan Tahsin Gökcan – Mustafa Artuç, Yorumlu Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, 1. Cilt s. 1064 ),

“İcra hareketlerinden vazgeçme negatif bir özelliğe sahiptir…Bu durumda failin soyut durması yetecek ve aktif bir davranış gerekmeyecektir. Suçun tamamlanmasını veya sonucun gerçekleşmesini önlemek ise, pozitif bir özellik taşır; bir diğer deyişle sonucu önleyecek yeni bir faaliyetin icra edilmesini gerektirir” ( Prof. Dr. Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, s.420 ),

“Elde olmayan sebeplerle icra hareketlerinin tamamlanamaması veya neticenin gerçekleştirilememesi teşebbüsün kurucu unsurunu oluşturmaktadır. Buna göre icra hareketlerinin taamlanmaması veya neticenin gerçekleşmemesi failin elinde olan sebeplerden kaynaklanmışsa teşebbüsten söz edilmeyecektir. Gönüllü vazgeçme olarak nitelenen bu durum TCK’nun 36. maddesinde düzenlenmiştir” ( Prof. Dr. Mahmut Koca- Doç. Dr. İlhan Üzülmez, Türk Ceza hukuku Genel Hükümler, s.349 ),

“Fail, sonucu gerçekleştirebilme ve icra hareketlerini devam ettirebilme olanağına sahip olduğu halde, bunu ettirmemiş ise, vazgeçme gönüllüdür. Ancak, istediği halde, buna olanak bulunmadığı için hareketlerini devam ettirmemiş ise, vazgeçme gönüllü değildir” ( Nur Centel – Hamide Zafer – Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş 3. Baskı s. 478 ) şeklindeki açıklamalarla gönüllü vazgeçmenin saptanmasında gözönüne alınacak kriterler ortaya konulmuştur.

Yargısal kararlarda da, suç yolunda ( iter criminis ) ilerleyen sanık daha fazla ilerleme olanağına ve kanaatine sahip olduğu halde, suç yolunda ilerlemeyerek icrayı yarıda bırakmışsa ya da icra hareketleri tamamlandıktan sonra kendi çabası ile sonucun meydana gelmesini önlemişse vazgeçmenin gönüllü olduğu, buna karşılık fail icraya başlarken gözönünde tuttuğu ve hesaba kattığı risklerden başka bir faktör nedeniyle icra hareketlerine devam etmemişse ya da sonuca ulaşamamışsa vazgeçmenin gönüllü olmadığı, bu halde icra hareketleri failin elinde olmayan engelleyici nedenlerle bitirilemediğinden ya da sonuç failin elinde olmayan nedenlerle meydana gelmediğinden kalkışmanın sözkonusu olduğu vurgulanmıştır.

Gerek öğreti gerekse yerleşmiş yargısal kararlarda yer alan bu kabullere göre gönüllü vazgeçmenin varlığı için gerekli koşullar şu şekilde sıralanabilir:

1. Öncelikle kasıtlı bir suçun işlenmesine yönelik olarak icra hareketlerine başlanmalı,

2. Suç tamamlanmadan önce vazgeçme gerçekleşmeli,

3. Vazgeçmenin konusu; icra hareketinin devamına, suçun tamamlanmasına ya da sonucun gerçekleşmesine yönelik bulunmalı yani sanık ya suçun icra hareketlerinden vazgeçmeli ya da kendi çabalarıyla suçun tamamlanmasını veya sonucun gerçekleşmesini önlemeli,

4. Vazgeçme gönüllü olmalı yani fail suçun icra hareketlerini isteyerek terketmeli ya da suçun tamamlanmasını veya sonucun gerçekleşmesini isteyerek önlemeli,

5. Suçun tamamlanmasının önlenmesi veya sonucun gerçekleşmesinin engellenmesi, failin çabalarıyla meydana gelmelidir. Sonuç başka bir nedenle önlenmiş ise kural olarak gönüllü vazgeçme oluşmayacak ve fail 5237 sayılı TCY’nın 36. maddesinden yararlanamayacaktır.

Uyuşmazlık konusunun çözümüne yönelik olarak TCY’nın 36. maddesinde düzenlenen gönüllü vazgeçmenin ikinci şeklinin yani “kendi çabalarıyla suçun tamamlanmasını veya neticenin gerçekleşmesini önlemek” biçiminin ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir.

Suçun icra hareketlerinden gönüllü vazgeçme halinden farklı olarak, sonucu gerçekleştirmeye elverişli ve yeterli icra hareketinin gerçekleştirilmesinden sonra gönüllü de olsa sadece icra hareketlerine devam edilmemesi yeterli olmayıp bunun yanında 5237 sayılı TCY’nın 36. maddesine göre fail, “…kendi çabasıyla suçun tamamlanmasını veya neticenin gerçekleşmesini” önlemelidir. Bunun için failin sonucun gerçekleşmesini önleyecek şekilde gönüllülüğe dayanan aktif faaliyette bulunması gereklidir.

Buna göre ;

a- ) Fail sonucu önlemeye yönelik aktif davranışlarda bulunmalı ve bunun için ciddi çaba sarfetmelidir. Ancak aktif davranış, failin mutlaka kendisinin müdahalede bulunmak zorunda olması şeklinde anlaşılmamalıdır. Failin iradesine dayanan ve sonucu önlemeye yönelik bulunan her türlü çaba bu kapsamda olup üçüncü kişinin hareketi de, bu hareketin yapılmasına fail tarafından neden olunduğu sürece yeterli kabul edilmelidir. Nitekim belirli bazı durumlarda sadece failin müdahalesinin sonucun gerçekleşmesine engel olmayacağı açıktır; bu kapsamda, fail tarafından ilk yardım ekibinin veya itfaiyenin çağrılması gibi neticenin meydana gelmesini engelleyen davranışların yapılması yeterli görülebilir.

Ciddi bir çabanın varlığından söz edebilmek için de failin içinde bulunduğu koşullarda sonucun gerçekleşmesini önlemeye yönelik mevcut olan bütün olanaklarını seferber etmesi gereklidir.

b- ) Suçun tamamlanması, sözkonusu aktif davranışlar ve çabalarla önlenmelidir.

Böylece, icra hareketlerini tamamlayan failin, çaba göstererek neticenin gerçekleşmesini önlemesi durumunda gönüllü vazgeçme gerçekleşecektir.

Görüldüğü gibi, icra hareketlerinin bitmesinden sonra gönüllü vazgeçmenin kabulü için, vazgeçenin suçun tamamlanmasını önlemek bakımından ciddi bir çaba göstermesi ve sonucun bu nedenle meydana gelmemesi koşul olarak aranmıştır.

İcra hareketlerinin terkedilmesi ya da suçun tamamlanmasının önlenmesi şeklinde gelişen her iki haldeki gönüllü vazgeçmede de, failin işlemekte olduğu suça ilişkin hareketleri teşebbüs aşamasında kaldığı halde, TCY’nın 36. maddesi uyarınca bu suçtan dolayı ceza verilemeyecek, işlemeyi kastettiği suça yönelik olarak vazgeçme anına kadar icra ettiği hareketlerinin bir başka suçu oluşturması durumunda, o suçtan dolayı cezalandırılacaktır. Başka bir anlatımla gönüllü vazgeçmenin aynı zamanda tamamlanmış olan suçlara etkisi bulunmamaktadır. Vazgeçme sadece icra hareketlerine başlarken işlenmesi kastolunan suçu kapsar ve bu suça teşebbüsten cezalandırılmama sonucunu doğurur, ancak aynı zamanda tamamlanan başka bir suçun cezalandırılmasını etkilemez.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Ağabeyine ait işyerinde, mağduru öldürmeye yönelik olarak dokuz adedi yaşamsal tehlikeye neden olacak şekilde 24 yerinden bıçaklayan, icra hareketlerini tamamladıktan sonra ve fakat ölüm sonucu gerçekleşmeden önce eyleminden dolayı pişmanlık duyarak mağdurun yaralarına üzerindeki kıyafet ile tampon yapan, ambulans çağıran, büro sahibi olan ağabeyine de haber verip onun da ambulans çağırmasını sağlayan, mağdura ulaşılması kolay olsun diye büro kapısını açık bırakan, bina görevlisine “yukarıda yaralı var, hemen ambulans çağır” diye söyleyerek onu da mağdur ile ilgilenmeye yönlendiren, olay yerine çok yakın bir yerden geçmekte olan emniyet ekiplerine yaralama olayını anlatarak adresi söyleyen, mağdurun çok geçmeden hastaneye yetiştirilmesi ve ameliyat sonucu hayatının kurtulması için aktif eylemde bulunan sanığın; öldürme suçunun icra hareketlerini tamamladıktan sonra, fakat ölüm sonucu meydana gelmeden önce iradi olarak aktif davranışlar ve ciddi çaba göstermek suretiyle, diğer etkenleri de harekete geçirerek kasten öldürme suçunun tamamlanmasını ve sonucun gerçekleşmesini önlediği anlaşıldığından, olayda TCY’nın 36. maddesinde düzenlenen gönüllü vazgeçme koşullarının oluştuğunun kabulü gerekmektedir.

Bir an için, güvenlik görevlisi olan tanık Selçuk’un da gürültüleri kontrol için yukarı çıkacak olması nedeniyle şehir merkezindeki büroda bulunan mağdura rahatlıkla ulaşılabileceği ve bu nedenle sonucun meydana gelmesini önlemede sanığın eylemden sonraki çabalarının etkili olmadığı söylenebilirse de; saat 22.30 da gerçekleşen ve mağdurun şuurunu kaybederek yere yığılması ile sonuçlanan olayda, sanığın büro kapısını kilitleyerek binadan çıkması ve ambulans çağırma, tampon yapma ve görevlilere haber verme gibi vazgeçme iradesini gösterir faaliyetlerde bulunmaması halinde, gürültüler kesilmiş olacağı için bina sakinlerindeki rahatsızlık da sona ereceği dolayısıyla başka bir kuşku da olmayacağından, güvenlik görevlisi olan tanık Selçuk, işyeri olarak kullanılan ve geceleri kimsenin kalmadığı daireye zorla girmeyi tercih etmeyecek, ifade vermesi için evinden çağrılan ve yaralama olayına ilişkin görgüye dayalı bilgisi bulunmadığı kabul edilen tanık Hatice’nin de görevlilere haber vermesi sözkonusu olmayacak, dört adedi kalp, üç adedi batın ve iki adedi akciğerde olmak üzere dokuzu ayrı ayrı yaşamsal tehlike oluşturacak şekilde 24 yerinden bıçak darbesi ile yaralanan ve olaydan sonra kan kaybetmekte olan mağdura ancak ertesi gün mesai saatlerinde ulaşılacak ve ölüm sonucunun meydana gelme olasılığı yüksek olacağından, vazgeçme iradesini ortaya koyan aktif çabaların, sonucun gerçekleşmesini önlemeye yönelik etkin eylemler olduğunun kabulünde zorunluluk bulunmaktadır.

Açıklanan nedenlerle, 5237 sayılı TCY’nın 36. maddesi uyarınca gönüllü vazgeçme koşulları oluştuğundan, sanığın öldürmeye teşebbüs suçu yerine, o ana kadar icra ettiği eylemlerin karşılığı olup, tamamlanan silahla kasten yaralama suçundan cezalandırılması ve mağdurdaki yaraların yerlerine ve niteliklerine göre 5237 sayılı TCK’nun 61. maddesi uyarınca temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak tayin edilmesi gerekmektedir.

Öte yandan, yerel mahkeme hükmünde 5237 sayılı TCY’nın 53. maddesinin 1. fıkrası uygulanırken, sanığın bu hakları kullanmaktan yoksunluğunun, 3. fıkra gereğince yalnızca kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından koşullu salıverilmesine kadar, 2. fıkra gereğince ise diğer haklar ve yetkiler yönünden hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar süreceğinin gözetilmemesi de yasaya aykırıdır.

Bu itibarla, Özel Daire bozma kararı yerinde olup, yerel mahkeme direnme hükmünün gönüllü vazgeçme koşullarının oluştuğunun gözetilmemesi ve TCY’nın 53. maddesinin hatalı uygulanması isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan dört Kurul Üyesi; “yerel mahkeme direnme hükmünün onanması gerektiği” görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.

Sanık hakkındaki hükmün Ceza Genel Kurulunca bozulmasına karar verilmiş olması karşısında, 27.10.2009 tarihinden bu yana tutuklu olan sanığın tutukluluk durumunun 5271 sayılı CYY’nın 102. maddesi uyarınca değerlendirilmesi zorunluluğu ortaya çıkmıştır:

5271 sayılı CYY’nın “Tutuklulukta geçecek süre” başlıklı 102. maddesi;

“ ( 1 ) Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.

( 2 ) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.

( 3 ) Bu maddede öngörülen uzatma kararları, Cumhuriyet savcısının, şüpheli veya sanık ile müdafiinin görüşleri alındıktan sonra verilir” şeklindedir.

Maddedeki düzenlemeye göre; ağır ceza mahkemesinin görev alanına girmeyen suçlarda tutukluluk süresi bir yılı, zorunluluk halindeki uzatmalar ile birlikte en çok bir yıl altı ayı, ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlar bakımından iki yılı, zorunlu hallerdeki uzatmalar ile birlikte ise en çok beş yılı geçemeyecektir. 5271 sayılı CYY’nın 252/2. maddesi uyarınca, aynı Yasanın 250/1-c maddesinde sayılan suçlar bakımından tutukluluk süreleri iki kat olarak uygulanacağından, bu suçlarda tutukluluk süresi zorunlu hallerdeki uzatmalar ile birlikte on yıldan fazla olamayacaktır.

Ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren kasten öldürme suçuna teşebbüsten açılan kamu davası sonucunda, sanık hakkında 5237 sayılı TCY’nın 36. maddesinin uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığını değerlendirme görevi ağır ceza mahkemesine ait olacaktır. Gönüllü vazgeçme koşullarının oluştuğunun kabul edilmesi ve bunun sonucunda sanığın silahla kasten yaralama suçundan cezalandırılmasının gerekmesi de bu sonucu değiştirmeyecektir. Bu nedenle tutukluluk yönünden sanığın durumunun 5271 sayılı CYY’nın 102/2. maddesi kapsamında ele alınması gerekmektedir.

Somut olayda 27.10.2009 tarihinde tutuklanan sanığın Ceza Genel Kurulundaki inceleme tarihi itibarıyla CYY’nın 102/2. madesinde öngörülen azami 5 yıllık tutukluluk süresi dolmamamıştır.

Bu itibarla, CYY’nın 102/2. madesindeki azami tutukluluk süresinin dolmaması ile birlikte silahla kasten yaralama suçundan mağdurdaki yaraların yerlerine ve niteliklerine göre 5237 sayılı TCK’nun 61. maddesi uyarınca temel cezasının alt sınırdan uzaklaşılarak tayin edilmesi gerektiği hususu gözönüne alındığında sanığın tutukluluk halinin devamına karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- Adana 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 19.04.2011 gün ve 152-191 sayılı direnme hükmünün;

a- ) 5237 sayılı TCY’nın 36. maddesi uyarınca gönüllü vazgeçme koşulları oluştuğundan, sanığın kasten öldürmeye teşebbüs suçu yerine, o ana kadar icra ettiği eylemlerin karşılığı olup tamamlanan silahla kasten yaralama suçundan mağdurdaki yaraların yerlerine ve niteliklerine göre 5237 sayılı TCK’nun 61. maddesi uyarınca temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak tayin edilmesi suretiyle cezalandırılması gerektiğinin gözetilmemesi,

b- ) TCY’nın 53. maddesinin 1. fıkrası uygulanırken, sanığın bu hakları kullanmaktan yoksunluğunun “53. maddenin 1. fıkrasının ( c ) bendi yönünden koşullu salıverilmesine kadar, diğer bentler açısından ise hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar” sürmesine karar verilerek, sözü edilen maddenin 2. ve 3. fıkralarına aykırılık oluşturulması,

İsabetsizliklerinden BOZULMASINA,

2- Tutuklu sanığın tahliye edilmesine YER OLMADIĞINA ve TUTUKLULUK HALİNİN DEVAMINA,

3- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 21.02.2012 günlü ilk müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından 28.02.2012 günü yapılan ikinci müzakerede oyçokluğuyla, sanığın tutukluluk durumu hakkında ise, 28.02.2012 günlü müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2011/3-330

K. 2011/292

T. 27.12.2011

• KONUT DOKUNULMAZLIĞINI İHLAL ( Zamanaşımı Süresinin 5 Yıl Olduğu/Sürenin 7 Yıl 6 Aya Kadar Uzayabileceği – Zamanaşımının Dolduğunun Kabulü Gereği )

• YARALAMA ( Zamanaşımı Süresinin 5 Yıl Olduğu/Sürenin 7 Yıl 6 Aya Kadar Uzayabileceği – Zamanaşımının Dolduğunun Kabul Edileceği )

• DAVA ZAMANAŞIMI ( Konut Dokunulmazlığını İhlal ve Yaralama – Suçlar İçin Öngörülen Zamanaşımı Süresinin Dolduğunun Gözetileceği )

5237/m.86, 116

765/m.102, 104

ÖZET : Sanığın konut dokunulmazlığını ihlal ve yaralama suçlarından cezalandırılmasına karar verilen somut olayda, uyuşmazlık, dava zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediğinin belirlenmesine ilişkindir. Bu suçlarda asıl zamanaşımının 5 yıl kesintili zamanaşımı yedi yıl altı aydır. Zamanaşımının dolduğu gözetilmelidir.

DAVA : Sanık T. B.’ın yaralama suçundan 765 Sayılı T.C.K.nın 456/4 üncü maddesi uyarınca 2 ay, geceleyin konut dokunulmazlığını ihlal suçundan aynı Kanunun 193/2 nci maddesi uyarınca 6 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin, Antalya 1. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 02.06.2004 gün ve 472-799 Sayılı hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca yasa değişiklikleri sebebiyle iade edilmesi sonucunda Antalya 1. Asliye Ceza Mahkemesince 5.3.2008 gün ve 1258-158 sayı ile;

“… 765 Sayılı yasa hükümleri lehe kabul edilerek sanığın yaralama suçundan 765 Sayılı T.C.K.nın 456/4 üncü maddesi uyarınca 2 ay, geceleyin konut dokunulmazlığını ihlal suçundan 193/2 nci maddesi uyarınca 6 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına…” karar verilmiştir. Hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 3. Ceza Dairesince 1.11.2010 gün ve 11122-16409 sayıyla onanmasına karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 26.9.2011 gün ve 261975 sayı ile;

” … 04.04.2003 tarihinde işlenen konut dokunulmazlığını bozmak ve kasten yaralamak suçundan 05.04.2003 tarihinde tutuklanan sanık hakkında 7.4.2003 tarihinde iddianame düzenlenmiş, 6.5.2003 tarihli celsede savunması alınmış, yargılama sonucunda 02.06.2004 tarihli kararla atılı suçlardan, 765 Sayılı T.C.K.nın 193/2 ve 456/4 üncü maddeleri uyarınca 6 ve 2 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiş, sanık müdafii 4.6.2004 tarihli dilekçeyle kararı temyiz etmiş, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 31.8.2005 tarihli yazısıyla 5237 Sayılı T.C.K.da yer alan yeni düzenlemelerin, mahkemesince yeniden değerlendirme yapılmasını gerekli kıldığından dosya iade edilmiş, yapılan değerlendirme ve yargılama sonucunda sanık tekrar 5.3.2008 tarihinde konut dokunulmazlığını bozmak ve kasten yaralama suçlarından 765 Sayılı T.C.K.nın 193/2 ve 456/4 üncü maddesi uyarınca 6 ve 2 ay hapis cezasıyla cezalandırılmıştır.

Sanığa yüklenen ve 765 Sayılı T.C.K.nın 193/2 ve 456/4 üncü maddesine uyan konut dokunulmazlığını bozmak ve kasten yaralamak suçlarının gerektirdiği cezanın miktar ve nevi itibariyle tabi olduğu 765 Sayılı T.C.K.nın 102/4 ve 104/2 nci maddelerinde düzenlenen 7 yıl 6 aylık kesintili zamanaşımının, 04.04.2003 olan suç tarihine göre 04.10.2010 tarihi itibariyle gerçekleştiği halde, Yüksek Dairece bu konu gözetilmeden ve bu tarihten sonra 01.11.2010 tarihinde onama kararı verilmiştir.

Halbuki, inceleme tarihinde zamanaşımı gerçekleştiğinden, 1412 Sayılı C.M.U.K.nun 322 nci maddesi uyarınca sanık hakkındaki kamu davalarının, 765 Sayılı T.C.K.’nın 102/4 ve 104/2 ve 5271 Sayılı C.M.K.nun 223/8 inci maddeleri gereğince düşürülmesine karar verilmesi gerekmektedir…”,

Görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına, 1412 Sayılı cyuy’nın 322 nci maddesi uyarınca sanık hakkındaki kamu davasının, 765 Sayılı T.C.K.nın 102/4, 104/2 ve 5271 Sayılı C.M.K.nın 223/8 inci maddeleri gereğince düşürülmesine karar verilmesi isteminde bulunmuştur.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Sanığın konut dokunulmazlığını ihlal ve yaralama suçlarından cezalandırılmasına karar verilen somut olayda, Özel Daireyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, Özel Dairece incelemenin yapıldığı 01.11.2010 tarihi itibarıyla dava zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediğinin belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya içeriğine göre;

04.04.2003 tarihinde işlenen yaralama ve geceleyin konut dokunulmazlığını ihlal eylemleri sebebiyle kamu davası açılması üzerine yapılan yargılama sonucunda sanığın mahkûmiyetine karar verildiği,

Yargılama sürecinde dava zamanaşımını durduran bir nedenin olmadığı,

Zamanaşımını kesen en son işlemin de 05.03.2008 tarihli mahkûmiyet hükmü olduğu,

Anlaşılmaktadır.

Suç tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan ve lehe hükümler içeren 765 Sayılı Türk Ceza Yasası’nın 193 üncü maddesinde;

“… Bir kimse kendisini oradan çıkartmak hakkını haiz olan birinin rızası hilafında veya hileyle veya gizlice meskenine veya meskeninin müştemilatına girer veya rızasıyla girdikten sonra çıkmazsa sahibinin şikayeti üzerine bir aydan altı aya kadar hapis olunur.

Eğer cürüm geceleyin veya eşhas aleyhinde şiddet istimaliyle veya silahla veya bir çok kimseler tarafından toplu olarak işlenmiş ise ceza altı aydan üç seneye kadar hapistir; müddeiumumilikçe resen takibat yapılır”,

456 ncı maddesinde ise, “…Her kim katil kasdiyle olmaksızın bir kimseye cismen eza verir veya sıhhatini ihlale yahut akli melekelerinde teşevvüş husulüne sebep olursa altı aydan bir seneye kadar hapsolunur.

…Eğer fiil, hiçbir hastalığı veya mütat iştigallerden mahrumiyeti mucip olmamış yahut bu haller on günden ziyade uzamamış ise takibat icrası muntazarrırın şikayetine bağlı olmak şartiyle fail hakkında iki aydan altı aya kadar hapis veya 200 liradan 2.500 liraya kadar ağır para cezası hükmolunur…”

Şeklinde düzenlemeler bulunmaktadır.

Aynı Kanunun 102 nci maddesinde, yasalarda aksine bir hüküm bulunmadıkça kamu davasının maddede yazılı sürelerin geçmesiyle ortadan kalkacağı düzenlenmiş, maddenin 4. fıkrasında da beş seneden fazla olmamak üzere hapis ya da para cezalarını gerektiren suçlarda bu sürenin beş sene olacağı hüküm altına alınmıştır.

Zamanaşımını kesen sebepler ise aynı Kanunun 104/2 nci maddesinde sayılmıştır.

Buna göre;

Bir suçla ilgili olarak;

a-) Sanık hakkında yakalama, tutuklama ve ihzar müzekkereleri düzenlenmesi,

b-)Sanığın adli makamlar huzurunda sorguya çekilmesi,

c-) İddianame düzenlenmesi,

d-)Mahkûmiyet kararı verilmesi,

Hallerinde dava zamanaşımı kesilecektir.

Zamanaşımını kesen bir nedenin bulunması halinde zamanaşımı, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeye başlayacak ve zamanaşımı ilgili suça dair olarak Yasada belirlenen sürenin en fazla yarısına kadar uzayacaktır.

Ceza Genel Kurulunun 23.1.2007 gün ve 254-5 Sayılı kararında da açıkça vurgulandığı üzere, yargılama yapılmasına engel olup davayı düşüren hallerden biri olan dava zamanaşımının yargılama sırasında gerçekleşmesi durumunda, yerel mahkeme ya da Yargıtay, re’sen zamanaşımı kuralını uygulayarak kamu davasının düşmesine karar verecektir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Sanığa yüklenen ve 765 Sayılı T.C.K.nın 456 maddesinin 4 üncü fıkrasında düzenlenen yaralama suçuna iki aydan altı aya kadar, 193 üncü maddesinin 2 nci fıkrasında düzenlenen geceleyin konut dokunulmazlığını ihlal suçuna ise altı aydan üç seneye kadar hapis cezası öngörülmüştür. 765 Sayılı T.C.K.nın 102/4 üncü maddesi uyarınca bu suçların asli dava zamanaşımı beş yıl, 104/2 nci maddesi de göz önünde bulundurulduğunda kesintili zamanaşımı yedi yıl altı aydır. Daha ağır başka suçları oluşturma olanağı bulunmayan suçlar 04.04.2003 tarihinde işlenmiş olup, zamanaşımını durduran bir sebep de bulunmayan inceleme konusu olayda, kesintili zamanaşımının Özel Dairece incelemenin yapıldığı 01.11.2010 tarihinden önce olmak üzere 4.10.2010 günü dolduğu görülmektedir.

Bu itibarla, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının kabulüyle Özel Daire onama kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün gerçekleşen dava zamanaşımı sebebiyle bozulmasına ve sanık hakkında her iki suçtan açılan kamu davasının 5320 Sayılı Kanunun 8 inci maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 1412 Sayılı C.Y.U.Y.’nın 322 nci maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, 765 Sayılı T.C.K.nın 102/4, 104/2 ve 5271 Sayılı C.M.K.nın 223/8 inci maddesi uyarınca düşmesine karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1-) Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının kabulüne,

2-) Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 1.11.2010 gün ve 11122-16409 Sayılı onama kararının kaldırılmasına,

3-) Antalya 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 5.3.2008 gün ve 1258-158 Sayılı hükmünün gerçekleşen dava zamanaşımı sebebiyle BOZULMASINA,

4-) Yeniden yargılama gerektirmeyen bu konuda, 5320 Sayılı Kanunun 8 inci maddesi gereğince halen yürürlükte bulunan 1412 Sayılı cyuy’nın 322 nci maddesi uyarınca karar verilmesi mümkün bulunduğundan, sanık hakkındaki kamu davalarının 765 Sayılı T.C.K.nın 102/4, 104/2 ve 5271 Sayılı C.M.K.nın 223/8 inci maddeleri uyarınca düşmesine,

5-) Dosyanın mahalline iadesi için Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine, 27.12.2011 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2011/1-151

K. 2011/290

T. 27.12.2011

• KASTEN YARALAMA ( Sanığın Mağduru Biri Basit Tıbbi Müdahale İle Giderilebilecek Biri Yaşamsal Tehlikeye Sebep Olacak Şekilde İki İsabetle Yaraladığı – Mağdurun Kronik Kalp Rahatsızlığının Etkisiyle de Öldüğü/Sanığın Öldürme Kastı Olmadığından 5237 S.K. Md. 87/4′ün Uygulanacağı )

• KASTEN ÖLDÜRME ( Sanığın Mağduru Biri Basit Tıbbi Müdahale İle Giderilebilecek Biri Yaşamsal Tehlikeye Sebep Olacak Şekilde İki İsabetle Yaraladığı – Mağdurun Kronik Kalp Rahatsızlığının Etkisiyle de Öldüğü/Eylemin Kasten Öldürme Değil Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Yaralama Olarak Değerlendirileceği )

• NETİCESİ SEBEBİYLE AĞIRLAŞMIŞ YARALAMA ( Sanığın Mağduru Karanlıkta Çıkan Kavgada Hedef Gözetmeden Yaşamsal Tehlikeye Sebep Olacak Şekilde Yaraladığı – Mağdurun Kronik Kalp Rahatsızlığının Etkisiyle de Öldüğü/Sanığın Öldürme Kastı Olmadığından 5237 S.K. Md. 87/4′ün Uygulanacağı )

• TARTIŞMA SIRASINDA HEDEF GÖZETMEDEN YARALAMA ( Sanığın Mağduru Biri Basit Tıbbi Müdahale İle Giderilebilecek Biri Yaşamsal Tehlikeye Sebep Olacak Şekilde İki İsabetle Yaraladığı – Mağdurun Kronik Kalp Rahatsızlığının Etkisiyle de Öldüğü/5237 S.K. Md. 87/4′ün Uygulanacağı )

• YAŞAMSAL TEHLİKE YARATACAK ŞEKİLDE YARALAMA ( Sanığın Mağduru Karanlıkta Çıkan Kavgada Hedef Gözetmeden Yaşamsal Tehlikeye Sebep Olacak Şekilde Yaraladığı – Mağdurun Kronik Kalp Rahatsızlığının Etkisiyle de Öldüğü/ Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Yaralama Hükümlerinin Uygulanacağı )

• HAYATİ TEHLİKE GEÇİRECEK ŞEKİLDE YARALANAN MAĞDURUN KALP RAHATSIZLIĞININ ETKİSİ İLE DE ÖLMESİ ( Sanığın Mağduru Karanlıkta Çıkan Kavgada Hedef Gözetmeden Yaraladığı – Eylemin Kasten Öldürme Değil Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Yaralama Olduğu )

5237/m.81, 86, 87/4

ÖZET : Kasten öldürme suçunda; uyuşmazlık; suçun vasıflandırılmasına ilişkindir. Somut olayda, yaşamsal tehlike yaratan isabetin bir adetle sınırlı kalması, diğer yaranın basit tıbbi müdahaleyle giderilebilir nitelikte olması, sanığın daha önceden arkadaşlık yaptığı ve olaydan sonra hastaneden taburcu olan maktûle aynı gün diğer sanıklarla birlikte geçmiş olsun ziyaretine gitmesi, hava karardıktan sonra çıkan tartışma sebebiyle aniden gelişen ve hedef seçme olanağı da bulunmayan kavganın hareketli ortamında, aralarında öldürmeyi gerektirecek derecede önceye dayalı husumetleri olmayan maktul boğuşurken, yaralayan sanığın eylemini gerçekleştirirken öldürme kastıyla hareket etmediğinin kabulü gerekir.

Yaralanan maktulün kendisinde mevcut kronik kalp hastalığının aktif duruma geçmesinden gelişen bir myokard infarktüsü neticesi ölmesiyle sonuçlanan olayda, yaralama kastıyla gerçekleştirilen eylemle ölüm sonucu arasında nedensellik bağı da bulunduğundan, sanık hakkında 5237 Sayılı T.C.K.nın 87/4 üncü maddesi uyarınca hüküm kurulması yerindedir. Bu nedenlerle, sanıklar öldürme kastıyla hareket etmediklerinden, sanığın eyleminin kasten yaralama sonucunda ölüme sebep olma olarak kabulünde zorunluluk bulunmaktadır.

DAVA : Kasten öldürme suçundan sanıklar B. A., Bedri A., Osman A. ve Hamza A.’ın yapılan yargılamaları sonucunda; sanıkların eyleminin kasten yaralama sonucunda ölüme sebep olmak olarak kabulü ile,

Sanık B.’in 5237 Sayılı T.C.K.nın 87/4-2. cümle, 29 ve 62 nci maddeleri uyarınca 8 yıl 9 ay,

Sanıklar Osman ve Bedri’nin aynı Kanunun 87/4-2.cümle, 39/1, 29 ve 62 maddeleri uyarınca 4 yıl 4 ay 15 gün,

Sanık Hamza’nın ise aynı Kanunun 87/4-2.cümle, 39/1, 29, 31/2 ve 62 nci maddeleri uyarınca 2 yıl 2 ay 7 gün,

Hapis cezasıyla cezalandırılmalarına ilişkin, Siirt Ağır Ceza Mahkemesince verilen 15.1.2009 gün ve 304-3 Sayılı hükmün katılan vekili, o yer Cumhuriyet savcısı ve sanıklar müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 14.04.2011 gün ve 7236-2285 sayı ile;

“… A- 13.4.2007 günü meydana gelen olayda, sanık B.’in bıçakla, maktulü birisi batın diğeri sol kol omuz bölgesinde olmak üzere iki isabetle yaraladığı, bunlardan batın sağ üst kadrandaki yaranın midklavikuler hatta, sağ memenin yaklaşık 7-8 cm altında, 2 cm derinliğinde, 2 cm uzunluğunda olduğu, diafragmayı delip batına girerek karaciğer üzerinde 0,3 cm derinliği olan 2 cm’lik yaralanma meydana getirdiği, anılan yaranın yaşamsal tehlike yaratır nitelikte olduğu ve gerekli tıbbi tedavi yapıldıktan sonra 14.04.2007 günü saat 14.00 sıralarında taburcu edilen maktulün, 15.04.2007 günü şiddetli göğüs ağrısı sebebiyle hastaneye kaldırıldığı ve yapılan tüm tedavilere rağmen aynı gün saat 10.45 sıralarında öldüğü anlaşılmıştır.

Dosyada bulunan Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu raporunda kişinin ölümünün kesici delici alet yaralanması sebebiyle iç organ yaralanmasına bağlı kanama ve kişide bulunan kronik kalp hastalığının akut hale geçmesi sonucu meydana geldiği, olay anına kadar yaşamını sürdüren kişinin yaralanma sebebiyle iyileşemeden 15.04.2007 tarihinde öldüğü göz önüne alındığında, 13.04.2007 tarihli yaralanmayla ölüm arasında illiyet bağı bulunduğu, otopsi raporunda sol arkus kosta üzerindeki yaralanmanın kişide ölüm meydana getirecek nitelikte olduğu, omuz bölgesindeki diğer yaralanmanın ise yaşamsal tehlike meydana getirmediği, basit bir tıbbi tedaviyle iyileşebilecek nitelikte hafif derecede olduğu; Adli Tıp Genel Kurulu raporunda ise karaciğerdeki 0,3×2 cm’lik yaralanmayla yaralanmadan 2 gün sonraki ölüm sırasında 300-400 ml’lik koagüle kanama şeklinde görülen sonuca yol açan yaralanmasının kişinin yaşamını tehlikeye sokacak nitelikte olduğu, ancak iki gün içinde doğrudan ölüme yol açacak nitelikte olmadığı, kişinin ölümünün kendisinde bulunan ileri derecedeki kronik kalp damar hastalığının, kesici delici alet yaralanması sonucu aktif duruma geçmesinden gelişen solunum dolaşım durmasından ileri gelmiş olduğu tespit edilmiştir.

Tüm dosya içeriği ve raporlar birlikte değerlendirildiğinde, sanık B. ve yanındaki diğer sanıkların öldürme kastıyla hareket ettikleri ve ölümün de yapılan bu fiilin doğal neticesi olarak meydana geldiği, yine bu bağlamda fiil netice arasında nedensellik bağının bulunduğu hususları dikkate alındığında, oluşan suçun unsurları itibariyle T.C.K.nın 81 inci maddesinde öngörülen kasten insan öldürmek suçunu oluşturduğu anlaşıldığından, sanık B.’in T.C.K.nın 81/1, 29, 62, sanıklar Bedri ve Osman’ın T.C.K.nın 81/1, 39, 29, 62, sanık Hamza’nın T.C.K.nın 81/1, 39, 29, 31, 62 nci maddelerine göre cezalandırılması yerine, yazılı şekilde suç vasfında yanılgıya düşülerek sanıkların kasten yaralama sonucu ölüme sebep olmak suçlarından, sanık B.’in T.C.K.nın 87/4, 29, 62, sanıklar Bedri ve Osman’ın T.C.K.nın 87/4, 39, 29, 62, sanık Hamza’nın T.C.K.nın 87/4, 39, 29, 31, 62 nci maddelerine göre cezalandırılmaları suretiyle eksik ceza tayini,

B-) Mevcut nüfus kaydına göre, sanık Hamza’nın 4.1.1992 doğumlu olup suç tarihi itibariyle 16 yaşı içerisinde bulunduğu, savunmaya ve getirtilen hastane kayıtlarına göre ise 30.7.1992 tarihinde doğduğunun ve dolayısıyla 15 yaşını doldurmadığının ileri sürülmesi karşısında, sanığın gerçek yaşı tereddüte yer vermeyecek şekilde saptanıp düzeltildikten sonra cezasından indirim yapılması gerekirken, bu konuda herhangi bir karar verilmeksizin, hastane kayıtları ve savunmaya itibar edilerek, nüfus kayıtlarının aksine olacak şekilde, sanık hakkında T.C.K.nın 31/2 nci maddesinin uygulanmasına karar verilmesi…”,

İsabetsizliklerinden oyçokluğuyla bozulmasına karar verilmiş,

Daire Üyesi Eyüp Karataş;

“… Sanıkların savunmalarına, olayın cereyan şekline, yerel mahkemenin gerekçesine ve dosya kapsamına nazaran sanıklar yaralama kastıyla hareket ettiklerinden, Adli Tıp Kurumu Genel Kurulunun raporunda da maktuldeki karaciğer yaralanmasının 2 gün içinde doğrudan ölüme yol açacak nitelikte olmadığı, kişinin ölümünün kendisinde bulunan ileri derecedeki kronik kalp damar hastalığının, kesici delici alet yaralanması sonucu aktif duruma geçmesinden gelişen solunum dolaşım durmasından ileri geldiği belirtildiğinden, sanıkları 5237 Sayılı Türk Ceza Kanununun 87/4 üncü maddesi uyarınca cezalandıran yerel mahkemenin kararında yasaya aykırı bir yön bulunmadığından, kararın onanması görüşünde olduğumdan, sanıkların eylemlerinin kasten insan öldürmek suçunu oluşturduğu ve suç vasfında yanılgıya düşüldüğünden bahisle hükmün bozulmasına karar veren sayın çoğunluğun görüşüne muhalifim…”

Görüşüyle karşı oy kullanmıştır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 13.6.2011 gün ve 159235 sayı ile;

” … İtiraza konu uyuşmazlık; sanık B. A.’ın, maktul C.K.’a karşı eylemlerinin, kasten bir kişiyi öldürmek mi, yoksa kasten yaralama sonucu bir kişiyi öldürmek ve diğer sanıkların da sanık B.’in eylemine yardım eden sıfatıyla katılma mı olduğudur.

Maktul C. K.’un taksicilik yaptığı, sanıkların ise fıstık ticareti işi ile uğraştıkları, sanıklardan B. A.’la maktul Cevat’ın arkadaş oldukları fakat sanık B.’in ailesinin bu arkadaşlığa sıcak bakmadığı, olay günü dosya da mevcut 13.4.2007 tarihli doktor raporunda da belirtildiği üzere nerede olduğunu ve zamanı tayin edemeyecek derecede alkollü olan maktul Cevat’ın sanık B.’i cep telefonundan aradığı ve o sırada sanık B.’in banyoda olması sebebiyle telefona babası Bedri’nin baktığı ve maktul Cevatla telefonda tartıştığı, maktulün sanık Bedri’ye sövdüğü ve yanına çağırdığı, banyodan çıkan sanık B.’e babasının olanları anlattığı ve hep beraber sanığın yanına gittikleri, burada da tartışmanın devam ettiği ve tanık beyanlarına göre iki, üç dakika süren kavga sırasında sanık B.’in maktulü baş sol tarafta 3 cm’lik hematom olmak üzere diğerleri bıçakla birisi batın diğeri sol kol omuz bölgesinde olmak üzere iki isabetle yaraladığı bunlardan batın sağ üst kadrandaki yaranın midklavikuler hatta, sağ memenin yaklaşık 7-8 cm altında, 2 cm derinliğinde, 2 cm uzunluğunda olduğu, karaciğer üzerinde 0,3 cm derinliği olan 2 cm’lik yaralanma meydana getirdiği, anılan yaranın yaşamsal tehlike yaratır nitelikte olduğu ve gerekli tıbbi tedavi yapıldıktan sonra 14.4.2007 günü saat 14.00 sıralarında taburcu edilen maktulün, 15.04.2007 günü şiddetli göğüs ağrısı sebebiyle hastaneye kaldırıldığı ve yapılan tüm tedavilere rağmen aynı gün saat 10.45 sıralarında öldüğü anlaşılmıştır.

Dosyada bulunan Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu raporunda kişinin ölümünden kesici delici alet yaralanması sebebiyle iç organ yaralanmasına bağlı kanama ve kişide bulunan kronik kalp hastalığının akut hale geçmesi sonucu meydana geldiği, olay anına kadar yaşamını sürdüren kişinin yaralanma sebebiyle iyileşemeden 15.4.2007 tarihinde öldüğü göz önüne alındığında, 13.4.2007 tarihli yaralanmayla ölüm arasında illiyet bağı bulunduğu, otopsi raporunda sol arkus kosta üzerindeki yaralanmanın kişide ölüm meydana getirecek nitelikte olduğu, omuz bölgesindeki diğer yaralanmanın ise yaşamsal tehlike meydana getirmediği, basit bir tıbbi tedaviyle giderilebilecek nitelikte hafif derecede olduğu,

Yine dosyada bulunan Adli Tıp Genel Kurulu raporunda ise karaciğerdeki 03×2 cm’lik yaralanmayla yaralanmadan iki gün sonraki ölüm sırasında 300-400 ml’lik koagüle kanama şeklinde görülen sonuca yol açan yaralanmasının kişinin yaşamını tehlikeye sokacak nitelikte olduğu, ancak iki gün içinde doğrudan ölüme yol açacak nitelikte olmadığı, kişinin ölümünün kendisinde bulunan ileri derecedeki kronik kalp damar hastalığının, kesici delici alet yaralanması sonucu aktif duruma geçmesinden gelişen solunum dolaşım durmasından ileri gelmiş olduğu tespit edilmiştir.

Tüm dosya içeriği ve raporlar birlikte değerlendirildiğinde;

Maktulün eşi olan katılan Nezir Kavun’un 17.1.2008 tarihinde Siirt Ağır Ceza Mahkemesinde vermiş olduğu ifadesinde de açıkça belirtildiği üzere, maktül sanıklar arasında öldürmeyi gerektirecek derecede bir husumetin bulunmadığı, aksine sanıklardan B. maktulün arkadaş oldukları, olaydan sonra eşi hastaneden taburcu olunca sanık Bedri ve çocuklarının maktulün evine geçmiş olsun ziyaretine geldikleri,

Sanık savunmaları, tanık anlatımlarına göre kavganın sebebinin maktulün aşırı derecede alkollü vaziyette sanık B.’i cep telefonundan araması bu sanığın banyoda olması üzerine telefona bakan sanık B.’in babası olan diğer sanık Bedri’ye maktulün küfür etmesi ve yanına çağırması üzerine sanıkların maktulün yanına gittikleri, iki üç dakika süren kavga olayı sırasında sanık B.’in maktulü bir yaşamsal tehlike oluşturacak şekilde iki bıçak darbesiyle yaraladığı, yere düşen maktule başka hamle yapmadığı kavga sırasında diğer sanıkların da B.’in eylemine yardım eden sıfatıyla katıldıkları anlaşılmaktadır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun müteaddit kararlarında da (19.6.1995, 1-126/210, 12.6.1995, 1-119/198, 7.3.1994, 1-51/75, 29.6.1999, 1-166/183, 4.11.1997, 1-166/258, 25.3.1997, 1-41/64) belirtildiği gibi, kastı aşan etkili eylem sonucu adam öldürmeyle kasten adam öldürme eylemleri arasındaki ayırıcı kriter manevi unsurun farklılığına dayanır. Birinci durumda sadece daha hafif sonuç (etkili eylem) istenilmiş olup daha ağır sonuç (ölüm) istenilmiş değildir. Fakat ölüm, sanığın hareketinden dolayı meydana gelmiştir. Ancak sanık ölüm sonucunu istememiş olduğundan kasten adam öldürme suçunu işlemiş sayılamaz.

Sanığın iç dünyasını ilgilendiren kastının öldürme mi yoksa yaralama mı olduğu aradaki husumetin derecesi, kullanılan aletin öldürmeye elverişlilik niteliği, darbe sayısı ve şiddeti, darbelerin vurulduğu bölgenin hayati bakımdan önemi, mani hal mevcut olup olmadığı, sanığın eylemini kendiliğinden mi devam ettirmediği yoksa mani hal sebebiyle mi devam ettirmediği, olaydan sonraki davranış biçimi gibi ölçütlere göre belirlenir.

Olayımızda sanıkla maktul arasında öldürmeyi gerektirecek bir husumet yoktur, hatta sanık B. maktul cevat arkadaştır.

Maktuldeki ölüme sebep olan kalp rahatsızlığını tetikleyen darbe sayısı tektir. Sanık B.’in eyleminde kullandığı alet olan, çakı bıçağı (namlu uzunluğu 7 cm) özellikle öldürme için seçilmiş bir alet değildir.

Maktul yaralanıp yere düştükten sonra sanıklar eylemi sürdürmemişlerdir.

Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu raporunda açıkça belirtildiği şekilde karaciğerde 2×0,3 cm’lik yaralanmayla yaralanmadan iki gün sonraki ölüm sırasında 300-400 ml’lik koagüle kanama şeklinde görülen sonuca yol açan yaralanmasının kişinin yaşamını tehlikeye sokacak nitelikte olduğu, basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmadığı, ancak iki gün içinde doğrudan ölüme yol açacak nitelikte olmadığının bildirilmesi karşısında sanığın eyleminin yaralama olan suçun hukuki vasfını değiştirmemesi gerektiği düşünülmektedir.

Bu açıklamalar ışığında; Siirt Ağır Ceza Mahkemesi’nin 15.01.2009 tarihli, 2007/304 esas ve 2009/3 Sayılı kararıyla sanık B.’in, maktul Cevat’e karşı eyleminin, kasten yaralama sonucu ölümüne sebep olmak, diğer sanıklar Bedri, Osman ve Hamza’nın da sanık B.’in eylemine yardım etmek suçundan cezalandırılmasına dair Siirt Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı usul ve yasaya uygun olduğu…”,

Görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmesi isteminde bulunmuştur.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Özel Daire çoğunluğuyla Yargıtay C.Başsavcılığı arasında oluşan ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; suçun vasıflandırılmasına ilişkindir.

İncelenen dosya içeriğine göre;

1968 doğumlu ve ticari taksi şoförü olan maktül Cevatla 1981 doğumlu ve babasıyla birlikte fıstık dükkanında esnaflık yapan sanık B.’in olay öncesinde arkadaş oldukları, baba Bedri’nin maktûl oğlu B.’in arkadaşlık yapmasını istemediği,

Olay günü maktûlün, B.’i cep telefonuyla aradığı, B. banyoda olduğu için telefonu baba Bedri’nin açtığı, Bedri’nin yanında sanık Hamzayla tanık Hayat’ın da bulunduğu, maktûlün telefonda küfrettiği ve “Erkekseniz Tillolu Taksi Durağına gelin” dediği, Bedri ve oğullarının gergin telefon görüşmesinden sonra maktûlün çalıştığı taksi durağına gitme kararı aldıkları, bu sırada maktûlün de taksi durağındaki tanık Hakim’e, Bedri’nin evini sorduğu, “karşılıklı küfürleştik konuşmaya gideceğim” dediği, ancak evin nerede olduğunu öğrenemediği, aracında otururken sanıklar B., Bedri ve Osman’ın geldikleri, havanın kararmış olduğu, saat 20.30 sularında bir tartışma yaşandığı, maktûlün yine küfrettiği ve araçtan bir bıçak alarak geldiği, sanıklardan Osman’a saldırıp Bedri’nin de üzerine yürüdüğü, B.’in araya girerek maktûl kavgaya tutuştuğu, o sırada olay yerine sanık Hamzayla tanık olarak dinlenen Hayat’ın da geldikleri, birkaç dakika süren kavganın çevredeki vatandaşlarca ayrıldığı, omzundan ve batından kesici aletle, başından ezici bir darbeyle yaralandığı belirlenen maktûl Cevat’ın ayakta olduğu ve sanıklara küfretmeye devam ettiği, bir sigara yakarak ambulansın gelmesini beklediği, sanıkların da taksi durağının karşısındaki bir otele girip ekipleri bekledikleri, ambulans gecikince Cevat’ın şoför arkadaşı tarafından hastaneye götürüldüğü, sanıkların da ihbar ve anons üzerine olay mahalline gelen ekiplerce yakalandığı,

13.04.2007 günü saat 22.15 de düzenlenen yakalama ve el koyma tutanağında; “Saat 20.30 sularında Tillo Durağı karşısında kavga olduğu yönündeki anons üzerine mahalle gidilmiş, kavgada yaralanan C.K.’un hastaneye kaldırıldığı ve kavgaya karışan diğer kişilerin de durağın karşısındaki Büyük Otel’de oldukları öğrenilmiş, otel giriş kısmında Bedri, Osman ve B. ayakta beklerken görülmüş, kavgaya karışıp karışmadıkları sorulmuş, B., ‘Cevat’ı bıçakla ben yaraladım’ deyince şahıslar yakalanmışlar, otel önünde kaldırım kenarında 1 adet namlusu 7 cm, sap kısmı 8 cm uzunluğunda bir bıçakla bıçağın 2 metre ilerisinde 18 cm uzunluğunda bir tornavida ele geçmiştir” şeklinde tespitlerin yer aldığı,

Maktûl Cevat’ın hastanede bir gece gözlem altında tutulduğu, ertesi gün 14.4.2007 saat 14.00 de taburcu edildiği, aynı gün akşam sanıkların maktûle geçmiş olsun ziyaretinde bulundukları, bir sonraki sabah maktûlün yeniden rahatsızlandığı ve saat 08.30 da hastaneye kaldırıldığı, saat 10.45 de olaydan sonra iki tam gün dolmadan 15.4.2007 günü hayatını kaybettiği,

Maktûlle ilgili olarak 13.4.2007 günü saat 23.30 da hastane polisinin tuttuğu tutanağa göre, ağrıları olan Cevat’ın konuşmakta zorlanması ve müşahade altında tutulması sebebiyle ifadesinin alınamadığının bildirildiği,

Ölümün sanıkların eylemi sonucu mu yoksa maktulde var olan kalp rahatsızlığının akut hale geçmesiyle mi oluştuğu ve eylemin ölüme ne gibi etkisi olduğu konusunda çeşitli raporlar alındığı,

13.04.2007 gün ve 1009 Sayılı adli rapora göre; batın sağ üst kadranda midklavikuler hatta, sağ memenin yaklaşık 7-8 cm altında, 2 cm derinliğinde ve uzunluğunda, omuzda 2 cm uzunluğunda ve derinliğinde kesici delici alet yarası, başın sol tarafında şakakta 3 cm lik ezici tarzda oluşan bir yarasının olduğu, basit tıbbi müdahaleyle giderilemeyecek nitelikte olduğu, hayati tehlikesinin bulunduğu, hastanede olduğunu ve zamanı tayin edemeyecek kadar alkollü olduğu,

Diyarbakır C.Başsavcılığınca düzenlenen 15.4.2007 tarihli ölü muayene ve otopsi tutanağına göre, kesin ölüm sebebinin tespit edilemediği,

Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Dairesinin 22.8.2007 gün ve 2755 Sayılı raporuna göre, maktülün ölümünün kesici delici alet yaralaması sebebiyle iç organ yaralanmasına bağlı kanama ve mevcut kronik kalp hastalığının akut hale geçmesi sonucu meydana geldiği, yaralanmayla ölüm arasında illiyet bağı bulunduğu, bıçak yaralanmalarından sol arkuskosta üzerindeki yaranın ölümü meydana getirecek nitelikte olduğu, diğer yaralanmanın ise hayati tehlike meydana getirmediği, basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilecek nitelikte olduğu,

Adli Tıp Kurumu Genel Kurulunun 8.5.2008 gün ve 162 Sayılı raporuna göre; maktülün karaciğerinde 2×0,3 cm’lik yaralanmayla yaralanmadan iki gün sonraki ölüm sırasında 300-400 ml’lik koagüle kanama şeklindeki görülen sonuca yol açan yaralanmasının kişinin yaşamını tehlikeye sokacak nitelikte olduğu, basit bir tıbbı müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmadığı, ancak iki gün için doğrudan ölüme yol açacak nitelikte de olmadığı; tıbbi belgeler ve otopsi bulgularına göre kendisinde ileri derecede kronik kalp damar hastalığı bulunduğu anlaşılan maktülün ölümünün, kesici delici alet yaralanması sonucu kendisinde bulunan hastalığın aktif duruma geçmesinden gelişen solunum dolaşım durmasından ileri gelmiş olduğu, maktülün bir myokard infarktüsü sonucu öldüğünün kabulü gerektiği, dolayısıyla hastanede yapılan takip ve yakınması olmaması üzerine kardiyoloji yönünden taburcu etme işlemiyle ölüm arasında illiyet bağı bulunmadığı, batın içi kanama yönünden daha uzun süre takibinin uygun olduğu, ancak otopside saptanan kanama miktarının doğrudan öldürücü nitelikte olmaması ve kişinin kalp hastalığının aktif duruma geçmesinden öldüğü dikkate alındığında, genel cerrahi açısından erken taburcu edilmesinin de ölüm üzerinde etkisi bulunmadığı,

Sanık Osman A. hakkında düzenlenen 13.04.2007 gün ve 9351 Sayılı rapora göre, sanığın sol el işaret parmağı üst kısmında yüzeysel kanamasının mevcut olduğu, yaralanmanın basit tıbbi müdahaleyle giderilebileceği,

Diğer sanıklar hakkında düzenlenen adli raporlara göre darp cebir izine rastlanılmadığı,

Telekominikasyon İletişim Başkanlığınca gönderilen telefon görüşme tutanaklarına göre, 13.04.2007 günü saat 19.50 de B. A.’ın telefonundan maktul Cevat’ın arandığı ve bir kayda göre 7, diğerine göre 10 saniye süren bir görüşmenin yapıldığı,

Siirt Cumhuriyet Başsavcılığınca 18.4.2007 günü düzenlenen tutanağa göre, sanık B. ve maktulün cep telefonları üzerine yapılan inceleme sonucunda, maktulün telefonunun B.’in telefonunda “C” biçiminde kayıtlı olduğu ve olay günü bir defa cevapsız aramasının görüldüğü, ancak zamanının belirlenemediği, B.’in telefon numarasının maktulün telefonunda “B.” şeklinde kayıtlı olduğu, bu telefonda gelen aramalar kaydında saat 19.52 de bir adet “B.” aramasının görüldüğü, saat 20.30 da da B.’in maktûl tarafından arandığı,

Maktûlü olaydan sonra taburcu eden doktorlar hakkında görevi kötüye kullanmak ve görevi ihmal suçlarından idarece soruşturma izni verilmemesi sebebiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği,

Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulunun 27.10.2008 gün ve 5671 Sayılı raporuna göre; sanık Hamza’nın olay tarihi olan 13.4.2007′de 16 yaşı içerisinde olduğu ve 16 yaşını doldurmadığı,

Sanık Hamza hakkında, kayden 15-18 yaş grubu içinde olmasına karşın nüfus kaydında düzeltme yapılmadan gerçek doğum tarihinin 31.7.1992 olduğu kabul edilerek T.C.K.nın 31/2 nci maddesi uyarınca indirim yapıldığı,

Sanıklar hakkında kasten öldürme suçundan kamu davasının açıldığı, yargılama sonucunda yerel mahkemece, sanık B. hakkında kasten yaralama sonucu ölüme sebep olma suçundan, diğer sanıklar hakkında da bu suça yardım eden konumuyla mahkûmiyet kararı verildiği,

Anlaşılmaktadır.

Maktûl C.K. 14.04.2007 günü saat 10.30 da alınan ifadesinde; “Ben Tillo taksi durağında çalışırım. İşyerimin karşısında Bedri A.’a ait fıstık dükkanı vardır. B. A.’ı da bu işyerinden tanırım merhabam vardır. Olaydan iki üç ay kadar önce B.’in akrabaları gelerek bana ‘B. fazla gezme’ dediler. Ben de bunun üzerine B. samimiyetime ara verdim. 13.04.2007 günü saat 20.30 sularında kendime ait cep telefonumu kontrol ettiğimde B.’in çağrısını gördüm. Niye aradığını sormak istedim. Babası Bedri telefonu açtı ve bana küfür ve hakaret ederek telefonu kapattı. Ben tekrar aradım telefonu açan olmadı. Bunun üzerine sebep küfür ettiklerini öğrenmek için Petrol Taksi’de çalışan bir köylüsüne onların evini sordum, Bedri’nin evine götürmelerini istedim. O sırada Bedri, Osman ve B. yanlarında 3 kişi daha olduğu halde mahalle geldiler. Toplam altı şahıs, bir şey söylemeden bana saldırdılar, hepsinin de elinde bıçak vardı. Bedri bıçakla karın kısmıma vurdu, ardından Osman ve B. de çeşitli yerlerime bıçakla vurdular. Yine diğer şahıslar da rastgelen bıçaklarla bana vurdular. Yanımda bulunan arkadaşlar bizi ayırmaya çalıştılar, ben yere düşünce şahıslar araçlarına binerek olay yerinden kaçtılar”,

Katılan Ş. K.; “…Maktûl olan eşim Cevat yaralanıktan sonra taburcu olup eve geldiğinde kendisine şu an huzurda bulunan sanıklardan Bedri ve çocukları Osman ve B.’in bıçak ve tornavidalarla saldırdıklarını söyledi. Olay öncesinde sanıklardan B. maktül arkadaş idiler. Olaydan sonra o akşam yani eşim taburcu olunca sanık Bedri ve çocukları bizim eve geçmiş olsuna gelmişlerdi…Eşimin herhangi bir kalp hastalığı yoktu, ilaç kullanması söz konusu değildi…”,

Tanıklar Ö.K. ve M. K.; “Olay günü taksi durağında nöbetçi idik. Kahvehanede otururken Cevat, Hakim’i çağırdı, Hakim yanına gitti ve bir süre sonra geri geldi daha sonra da dışarıdan sesler duyduk. Çıkınca Cevat’ın ayakta ve polislerin yanında olduğunu gördük, bıçaklama olayını görmedik”,

Tanık M. K. soruşturma aşamasında; “Olay gecesi Bedri ve oğulları amca oğlum olan Cevat’a vuruyorlardı. Bedri’nin elinde sopa benzeri bir şey vardı ve vuruyordu, diğerlerine de ‘vurun’ diyordu, Osman ve Hamza’nın elinde de bıçak vardı, hatta Hamza’nın diğer elinde de tornavida vardı. B. ve Cevat’ın elinde bir şey görmedim. Ben ve çevredekilerce kavga ayrıldı. Otel sahibi Bedri ve oğullarını otele doğru götürdü. Sanıklar ellerindeki bıçakları saklamak için ellerini yana doğru gizlediler. Cevatla aralarında husumet olup olmadığını bilmiyorum” derken, mahkemede, “…Olay günü 5 kişinin elinde de bıçak vardı. Savcılıktaki ifademde 5. kişinin ufak bir çocuk olduğunu söylemiştim. Ancak net olarak göremedim. Bu çocuğun şu an huzurda bulunan sanık Hamza olup olmadığını kesin olarak bilmiyorum. Hava karanlıktı…”,

Tanık Ş. K. soruşturma aşamasında; “Petrol Taksi’nin önünde kalabalık görünce ben de gittim, Cevat’ın üzerinde kanlar vardı, yere düştü ve kalktı, çayocağının önüne geldi ve bir sigara yaktı, sanıklar da büyük otele doğru gittiler, Bedri’nin küçük oğlunun elinde bıçak veya tornavida benzeri bir şey vardı. Ortalık ana baba günü gibiydi, polisler Cevat çayocağı önünde otururken geldiler, Cevat polislere ‘benim hakkımı savunmuyorsunuz’ dedi, hastaneye götürüldükten sonra kalabalık dağıldı, taraflar arasında husumet bulunup bulunmadığını bilmiyorum” derken mahkemede, “Sanıklardan hangisi ya da hangilerinin elinde bıçak veya tornavida olduğunu hatırlamıyorum. Çünkü o esnada maktülle uğraşıyorduk… Hamza’nın elinde bıçak veya tornavida benzeri bir cisim vardı. Diğer sanıkların elinde ise bıçak ya da benzeri bir alet görmedim…”,

Tanık A. A. soruşturma aşamasında; “Olay sonrasında Bedri’nin küçük çocuğunun elinde bıçak ya da tornavida benzeri bir şey vardı. Yaralamadan sonra Cevat da sigara içiyordu”, mahkemede, “…Savcılıktaki ifadem yanlış geçmiş, ben çevredeki kişilerden sanık Bedri’nin ufak çocuğunun elinde tornavida veya bıçak benzeri bir cisim olduğunu duyduğumu söylemek istemiştim yoksa bizzat görmedim…”,

Tanık L. K. soruşturma aşamasında; “…Sesler üzerine biz otel girişinden dışarı çıktığımızda Cevat ‘beni hastaneye götürün’ diye bağırıyor ve sanıklara küfrediyordu, ben de küfretmemesini daha kötü olabileceğini söyledim, o hastaneye gittikten sonra Bedri ve oğulları bizim otele girdiler, polisler gelince sanıkları yakaladılar ve bıçağı da otelin içindeki kitaplığın üstünden aldılar. ‘Bıçak bu muydu’ diye sorduklarında, Bedri ‘oydu’ dedi, beklerken de bize Cevat’ın kendilerine küfrettiğini söyledi. Ben de kızdım ‘böyle bir olay sebebiyle bıçaklama olmaz’ dedim” şeklinde anlatımda bulunurken mahkemede, “…Sanıkların hiçbirinin elinde bıçak tornavida gibi bir alet görmedim. Savcılıktaki ifadem yanlış anlaşılmış olabilir. Ben polislerin sanık Bedri’ye bıçak gösterip sanık Bedri’nin de ‘bu bıçaktı’ dediğini beyan etmedim”,

Tanık S. K. Cumhuriyet Savcılığınca alınan ifadesinde; “…Cevat ayaktaydı, ‘beni hastaneye götürün’ diye bağırıyor ve sigara içiyordu, o hastaneye gittikten sonra Bedri ve oğulları bizim otele girdiler, Hamza’nın elinde bıçak vardı. Polisler gelince sanıkları yakaladılar ve bıçağı da otelin içindeki kitaplığın üstünden aldılar. Sorduklarında Bedri bıçağın kendilerine ait olduğunu söyledi”, mahkemede, “…Polisler otelin girişindeki kitaplığın üzerindeki bir tane küçük bıçağın kime ait olduğunu sordular ben de bizim otele ait olmadığını söyledim. Yoksa sanık Bedri’nin bu bıçağın kendisine ait olduğunu söylediğini beyan etmedim…Kimsenin elinde bıçak da görmedim”,

Tanık B. A. aşamalarda; “…Cevat polislere ‘ambulans çağırın beni hastaneye götürün’ diyordu…Ben maktülü alıp hastaneye götürdüm. Yolculuk boyunca aramızda herhangi bir konuşma geçmedi, çok sessizdi”,

Tanık N. K. soruşturma aşamasında; “…5-6 kişinin Cevat’a vurduklarını gördüm, etraf kalabalıktı hatta kalabalıkta bulunan Mithat, Cevat’ın akrabası olduğu için ona ‘neden ayırmıyorsun’ dedim. Kalabalık tarafından olay aralandı, Bedri’nin elinde ufak bir çakı bıçağı vardı. Diğer şahıslardan birinin elinde de tornavida vardı” derken, mahkemede “…Akşam karanlığı olduğu için kim ya da kimlerin elinde bıçak olduğunu bilmiyorum… Savcılık da ifadem yanlış geçmiş olabilir”,

Tanık H. D. mahkemede; “Olayı görmedim…Olaydan önce maktül Cevat bana gelmişti ve sanık Bedri’nin evinin nerede olduğunu sormuştu ben de bilmediğimi söylemiştim”,

Tanık N. F.; “Olaydan önce maktül Cevat benim yanıma geldi bana sanık Bedri’nin evini sordu. Ben de bilmediğimi söyledim. Benim yanıma geldiğinde biraz alkollü vaziyeti vardı. Ağzı alkol kokuyordu”,

Tanık H. A. mahkemede; “Sanık Bedri eniştem, diğer sanıklar da yeğenim olurlar. Olay günü sanıkların evinde misafir iken birkaç defa sanık B.’in telefonu çaldı. O esnada sanık B. banyodaydı. Telefon çok çalınca sanık Bedri telefona baktı. Telefondaki şahsın ‘Tillo durağına gelin gelmeseniz ben geleceğim’ dediğini ve ana avrat sinkaflı sövdüğünü söyledi. Ben sonradan öğrendiğime göre maktûl sanık B. arasında ufak bir alacak verecek meselesi varmış daha doğrusu maktülün sanık B.’den 20 ytl alacağı varmış. Bu telefon konuşmasından sonra sanıklar Bedri, Osman ve B. arabalarına binip gittiler. Ben de bir şey olmasın düşüncesiyle sanık Hamza’yı yanıma alarak onları takip ettim. Olay yerine vardığımda Hamza araçtan indi. Ben ise aracımı park etmek için başka bir yere çektim. Geldiğimde olay bitmiş, öğrendiğime göre sanık B. maktül Cevat kavga etmişti…Ben olaya hiçbir şekilde karışmadım. Olay yerine giderken hiçbirimizin elinde bıçak ya da tornavida yoktu. Ancak olay bittikten sonra otelin önüne gittiğimizde sanık B.’in elinde tornavida olduğunu gördüm, olaydan sonra sanık B., kendilerine saldıran maktülden bıçağı aldığını ve maktüle vurduğunu söylemişti…”,

Tanık C. A. soruşturma aşamasında; “Bedri ve çocuklarını gördüm, toplam 4 kişiydiler, birşeyler olabileceğini düşünerek araya girdim, zira Bedri’yi gördüğümde Cevat’ı göstererek ‘orada’ diye söylemişti…Karanlıkta kimin kimi bıçakladığını görmedim. Kalabalık kavgayı ayırdı, hatta M. K. ayıranlar arasındaydı… Taraflar ayrıldıktan sonra Bedri ve oğulları büyük otele doğru gittiler, kalabalık onları otele doğru götürdü” derken, mahkemede “Olay tarihinde ben Tillo durağında bulunurken maktül Cevat geldi, sanık Bedri’nin evini sordu ve sanık Bedriyle birbirlerine telefonda karşılıklı küfrettiklerini söyledi, o esnada taksi durağına sanıkların hepsi de geldi, şu an huzurda bulunan sanıklar Hamza, B., Osman ve babaları Bedri vardı, sanıkların dayısı Hayat da oradaydı, bu beşinin geldiklerini gördüm, arabadan inip inmediklerini bilmiyorum, ancak beşi gelmişti, ben Hayat’ın saldırdığını görmedim, ancak diğer tüm sanıkların maktüle saldırdıklarını görünce şu an huzurda bulunan sanık Hamza’ya engel oldum, sanık Hamza’nın iki elinde de bıçak vardı ve titriyordu, diğer sanıklar maktüle saldırmıştı, ancak o karanlıkta ellerinde herhangi bir alet olup olmadığını görmedim, ben sanık Hamza’yı bu şekilde tutarken o esnada sanığın dayısı Hayat geldi ve bana ‘sen niye karışıyorsun’ dedi, ben de bunun üzerine sanık Hamza’yı bıraktım, sanık Hamza elindeki iki bıçakla maktülün yanına doğru koştu, o karanlıkta sanık Hamza’nın maktüle vurup vurmadığını bilmiyorum, olay bittikten sonra olay yerinden uzaklaşırken sanık Hamza’nın elinde bir bıçak vardı. Ben olay bittikten sonra diğer sanıklar otele geçtikleri için ellerinde herhangi bir bıçak vs, olup olmadığını bilmiyorum, onların elinde bıçak görmedim…Maktülün eşi benim çok uzaktan akrabam olur, birbirimize herhangi bir gidiş gelişimiz yoktur…”,

Şeklinde anlatımda bulunmuşlardır.

Sanık B. A. aşamalarda benzer olacak şekilde kolluk görevlilerince alınan 14.4.2007 tarihli ifadesinde; “Olay günü ben banyodayken telefonum çalmış ve babam açmış, telefondaki kişi babama küfür etmiş ve ‘Erkekseniz Tillo durağına gelin’ demiş. Ben lavabodan çıktıktan sonra babam Cevat isimli kişinin aradığını küfür ve hakaret edip konuşmak için taksi durağına çağırdığını söyledi. Babam ve kardeşim Osman’la birlikte durağa gittik. Durakta taksi içinde bulunan Cevat’ı çağırdık o da zaten bizi görünce hemen araçtan indi, elinde bıçak vardı. Ben ‘neden beni arayıp babama küfrettin’ diye sorunca yine küfretti. İkimiz arasında kavga başladı. Babam ve Osman bizi ayırmaya çalışırken ben Cevat’ın elinden bıçağı aldım ve onu yaraladım. Neresinden bıçakladığımı bilmiyorum…Biz Cevat’la işyerinden tanışırız. Ara sıra alkol alırız bir husumetimiz yoktur. Neden telefon açıp küfrettiğini bilmiyorum, telefonla aradığı sırada alkol alıyormuş alkolün etkisiyle küfretmiş olabilir”,

Sanık H. A. kolluk görevlilerince 14.4.2007 günü alınan ifadesinde; “Olay gecesi saat 20.00 sıralarında abim B.’in cep telefonu çaldı, banyoda olduğu için babam açtı, karşıdaki kişi ters cevap verince telefonu kapattı, 2. kez yine telefon çaldı bu defa telefonu dayım açtı, ‘kimsin, nerdesin’ diye sordu, kişi Tillo durağında olduğunu söyledi, babam B. ve Osman abim arabaya binip gittiler, arkalarından dayım ve ben de gittik, Tillo durağında telefon eden Cevatla abim B.’in boğuştuğunu ve B.’in Cevat’ı bıçakladığını gördüm, biz de onları aralamak için arabadan indiğimiz sırada çevredeki vatandaşlar onları araladılar…” derken, diğer aşamalarda “…Karanlık olduğu için bıçakla yaralamayı görmedim. Biz hiç karışmadık. Bende bıçak ya da tornavida yoktu …”,

Sanık O. A. 14.4.2007 günü kolluk görevlilerince alınan ifadesinde; “…Telefondaki kişinin küfür etmesi sebebiyle ben babam ve B. abim arabayla durağa gittik. Babam oradaki kişilere numarayı göstererek ‘bu numara kime ait’ diye sordu. Oradakiler de dışarıdaki taksi içinde oturan Cevat’a ait olduğunu söylediler. Babam Cevat’a ‘neden bizi telefonla rahatsız ediyorsun, sebep küfrediyorsun’ deyince Cevat arabadan dışarı çıkarak babamın üzerine yürüdü ve elinde bulunan bıçakla saldırdı. Abim B.’le ben araya girdik, şahsa ben de vurdum. Abim Cevat’ın elinden bıçağı aldı bir kargaşa oldu. Abimin Cevat’ı bıçakladığını görmedim. Orada bulunan kişiler kavgayı araladılar. Bana, abime ve babama saldıran ve küfreden Cevat’tan şikayetçiyim” derken, mahkemede “Durağa giderken B.’e sorduğumuzda arayanın Cevat olup kendisinden fıstık ve para istediğini söyledi. Biz de bu durumu konuşmak istedik. Cevat’ın yanına doğru önde babam yürürken Cevat da bıçak olduğu için abim B. öne çıktı ve kavgaya tutuştu. Ben de ayırmaya çalıştım. Cevat’ın elinden bıçağı almaya çalıştığım için elimde küçük bir kesi de oluştu. Ben şahsa hiç vurmadım…”,

Sanık Bedri A. 14.4.20007 günü kolluk görevlilerince alınan ifadesinde; “Olay günü misafirim de olduğu halde evde otururken B.’in telefonu çaldı, o banyoda olduğu için telefonu ben açtım. Telefondaki kişi ismini vermeden ana avrat küfretti ve ‘Erkekseniz Tillo durağına gelin, sizinle görüşeceğim’ dedi, ben de ‘Sen kimsin, bizi niye rahatsız ediyorsun’ dedim ve telefonu kapattım, telefon tekrar çaldı ve Hayat açtı, ‘kimsin’ deyince kişi cevap vermedi, sonra tekrar arayınca ben açtım, bana yine ‘Tillo durağına gelin sizinle görüşeceğim’ dedi, B. banyodan çıkınca ‘kim bu rahatsız eden’ dedim ve B. ve Osman’ı alarak durağa gittik, orada şahsın Cevat olduğunu öğrendik, ona ‘bizden ne istiyorsun’ deyince Cevat taksisinden bıçağa benzer bir şey aldı, üzerimize yürüdü. B.’le boğuşmaya başladılar, ben onları ayırdım. Cevat yaralıydı ve hastaneye götürüldü, ben Cevat’a vurmadım, onunla kavga eden oğlum B.’dir”, Cumhuriyet Savcılığında ve mahkemede de benzer anlatımda bulunduktan sonra, “…Konuşmak için durağa giderken oğlum B.’e ısrarla sorunca bana arayanın Cevat olduğunu, kendisinden daha önce fıstık aldığını ayrıca haraç istediğini bu şahıstan korktuğunu söyledi. Amacımız Cevat’la konuşmak ve rahat bırakmasını istemekti”,

Şeklinde savunmada bulunmuşlardır.

5237 Sayılı T.C.K.nın “Kasten Öldürme” başlığı altında düzenlenen 81 inci maddesi; “(1) Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezasıyla cezalandırılır”,

“Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama” başlıklı 87 nci maddesinin 4 üncü fıkrası;

“4) Kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmişse, yukarıdaki maddenin 1. fıkrasına giren hallerde sekiz yıldan oniki yıla kadar, 3. fıkrasına giren hallerde ise oniki yıldan onaltı yıla kadar hapis cezasına hükmolunur”,

Şeklinde hükümler içermektedir.

Konuya dair T.C.K.nın 87 nci maddesinin gerekçesinde ise; “Dördüncü fıkrada, kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmiş olması haline dair hükme yer verilmiştir. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış bu kasten yaralama hallerinde, failin bu ağır neticeden sorumlu tutulabilmesi için, ‘Genel Hükümler Kitabı’nda yer alan netice sebebiyle ağırlaşmış suçlara dair hükümler, burada da geçerlidir” açıklamasına yer verilmiştir.

765 Sayılı T.C.K.nda objektif sorumluluk esasına dayanan düzenlemelere yer verilmiş iken, 1.6.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 Sayılı T.C.K.nda objektif sorumluluk esası benimsenmemiştir. Suçu, “yasada tanımlanmış bir haksızlık” olarak öngören yeni suç teorisinde, bir hareketi yapan kişi, bu hareketin tüm sonuçlarından her koşulda sorumlu tutulmamakta, bir başka anlatımla “kusursuz sorumluluk” terkedilmiş olmaktadır. (Prof. Dr. İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 3. bası, s.166 vd.). 765 Sayılı T.C.K.ndaki objektif sorumluluk esasının yerine 5237 Sayılı T.C.K.nda haksızlığın bir gerçekleştirilme şekli olarak kast-taksir kombinasyonuna, yani netice sebebiyle ağırlaşmış suçlara yer verilmiştir. Bu sebeple uyuşmazlığın çözümü için, 5237 Sayılı T.C.K.nın hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde, suçun manevi unsurları arasında gösterilen kast-taksir kombinasyonu, yani netice sebebiyle ağırlaşmış suç üzerinde durulmalıdır.

5237 Sayılı T.C.K.nın “Netice sebebiyle ağırlaşmış suç” başlıklı 23 üncü maddesi “(1) Bir fiilin, kastedilenden daha ağır veya başka bir neticenin oluşumuna sebebiyet vermesi halinde, kişinin bundan dolayı sorumlu tutulabilmesi için bu netice bakımından en azından taksirle hareket etmesi gerekir” şeklindedir. Buna göre; failin gerçekleştirdiği bir eylemde, kastettiğinden daha ağır veya başka bir sonucun meydana gelmesi halinde, sorumlu tutulabilmesi için, netice bakımından en azından taksirle hareket etmiş olmasının kabulü gerekmektedir. Fail, bu sonucun meydana gelmesinden taksirle bile sorumlu tutulamıyorsa, objektif sorumluluğun kaldırılmasının doğal bir sonucu olarak, sadece nedensellik bağının bulunuyor olması, neticeden sorumlu tutulması için yeterli olmayacaktır.

Nitekim T.C.K.nın 23 üncü maddesinin gerekçesinde de; “Kişi suç teşkil eden bir fiili işlerken, kastettiği neticeden daha ağır veya başka bir netice gerçekleşmiş olabilir. Bu gibi durumlarda netice sebebiyle ağırlaşmış suç söz konusudur. Örneğin, basit yaralamada bulunulmak istenirken, kişi görme, işitme yeteneğini yitirmiş olabilir. Yaralama fiili gerçekleştirilirken, genellikle bunun sonucunda ağır bir neticenin meydana gelebileceği düşünülür. Örneğin gözün, kulağın üzerine sert bir biçimde vuran kişi, bu yumruk neticesinde mağdurun görme veya işitme yeteneğini yitirebileceği olasılığını göz önünde bulundurur. Ağır neticenin ortaya çıkacağının bu şekilde öngörüldüğü durumlarda, meydana gelen ağır netice açısından fail olası kastla hareket etmektedir.

Buna karşılık, yaralama fiili sonucunda kişinin öngörmediği ağır bir netice de meydana gelmiş olabilir. Örneğin canının biraz yanması için mağdurun karın boşluğuna hafif bir biçimde vurulması halinde mağdur inhibisyon sonucu ölebilir. Bu gibi durumlarda ise fail, yaralama fiilini işlerken, mağdurun ölebileceğini tahmin etmemiş olabilir. 765 Sayılı Türk Ceza Kanununda ve Hükümet Tasarısının bazı hükümlerinde, kişi gerçekleştirmeyi kastetmediği böyle neticelerden objektif olarak sorumlu tutulmaktadır.

Belirtmek gerekir ki, bu tür sorumluluk, ortaçağ kanonik hukukunun kalıntısı olan ‘versari in re illicita’, yani hukuka aykırı bir durumda olan bunun bütün neticelerine katlanır anlayışının ürünü olup, çağdaş ceza hukuku bu anlayışı çoktan terk etmiştir. Çünkü kusurun aranmadığı objektif sorumluluk halleri kusursuz ceza olmaz ilkesiyle açıkça çelişmektedir. Ülkemiz ceza hukuku öğretisinde uzun süredir objektif sorumluluk hallerinin ceza mevzuatından çıkarılması gerektiği ifade edilmektedir. Bu talebin yerine getirilmesi, Anayasada öngörülen kusur ilkesinin zorunlu bir sonucudur.

Madde metnindeki düzenlemeyle, meydana gelen ağır netice açısından kişinin sorumlu tutulabilmesi için, söz konusu neticeye dair olarak en azından taksir dolayısıyla kusurlu bulunması gerekmektedir. Bu hükümle, meydana gelen kastedilenden başka ve ağır netice açısından sorumluluğun, kusura dayalı bir sorumluluk olması sağlanmak istenmiştir” şeklinde açıklamalara yer verilmiştir.

Öğretide, neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçun, gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç ve görünüşte ya da gerçek olmayan neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç olarak iki farklı şeklinin bulunduğu kabul edilmektedir. Gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda, failin hareketi sonucunda kastettiğinden daha ağır bir netice ortaya çıkmakta olup, gerçekleşen aşırı netice dolayısıyla bağımsız bir suç tipi ortaya çıkmaktadır. Örneğin, yaralama suçunda mağdurun ölmesi, gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç halidir. Görünüşte neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda ise, failin hareketi sonucunda suçun oluşması için aranan neticeden başka, niteliği de farklı olan daha ağır bir netice ortaya çıkmakta olup, gerçekleşen aşırı netice dolayısıyla temel suç niteliği aynı kalmakla beraber yalnızca ceza ağırlaştırılmaktadır. Örneğin, cinsel istismar suçunda mağdurun ruh veya beden sağlığının bozulması, görünüşte neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç halidir. (Prof. Dr. Nur Centel, Doç. Dr. Hamide Zafer, Yrd. Doç. Dr. Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş, 3. Bası, s. 415 vd.; Prof. Dr. Mehmet Emin Artuk, Doç. Dr. Ahmet Gökcen, Doç. Dr. A.Caner Yenidünya, T.C.K.Şerhi, c. I, s.495 vd.)

5237 Sayılı T.C.K.nın 23 üncü maddesinde düzenlenmiş bulunan neticesi sebebiyle ağırlaşmış suça dair genel kuralın, özel hükümler arasında kendisine yer bulduğu maddelerin başında gelen T.C.K.nın 87 nci maddenin 4 üncü fıkrasına göre, gerçekleştirilen kasten yaralama eylemi T.C.K.nın 86 ncı maddesinin 1. veya 3 üncü fıkraları kapsamında bulunur ve bunun sonucunda da ölüm meydana gelirse, en azından taksirle hareket etmiş olmak koşuluyla faile belirtilen cezaların verileceği öngörülmektedir.

Bu duruma göre kasten yaralama sonucu mağdurun ölmesine dair T.C.K.nın 87/4 üncü maddesinin uygulanması için;

a-) Failin yaralama kastıyla hareket etmesi,

b-) Mağdurun T.C.K.nın 86 ncı maddesinin 1. veya 3. fıkrasında düzenlenen şekilde yaralanmış olması,

c-) Failin eylemiyle arasında illiyet bağı bulunacak şekilde mağdurun ölmesi,

d-) Failin meydana gelen ölüm sonucuna dair en az taksir derecesinde bir kusurunun bulunması,

Koşullarının birlikte gerçekleşmesi gerekir.

Buna göre, fail mağduru yaralamak amacıyla hareket etmeli, mağdurun yaralanacağını bilmeli ve bu sonucu istemelidir. Bununla birlikte fail mağdurun yaralanmasını değil de, ölmesini istemiş ve ölüm meydana gelmiş ise kasten adam öldürmeden; mağdurun ölebileceğini öngörmesine karşın olursa olsun diyerek bu sonucu göze almış ve kabullenmiş ise, bu durumda da neticesi sebebiyle ağırlaşan suçtan değil, olası kastla adam öldürmeden sorumlu tutulacaktır.

Madde metnine göre faile verilecek ceza belirlenirken kasten yaralama suçunun düzenlendiği 86 ncı maddenin 1. ve 3. fıkralarına yollama yapılmıştır. O halde, mağdurun basit tıbbi müdahaleyle giderilebilecek dereceden daha ağır şekilde yaralanması gerekmektedir. Anılan maddenin 2 nci fıkrasında karşılığını bulan basit tıbbi müdahaleyle giderilebilecek şekilde meydana gelen yaralamalarda, 87 nci maddenin 4 üncü fıkrası uygulanamayacaktır.

Üçüncü koşul olarak mağdurun ölmesi ve failin eylemiyle mağdurun ölümü arasında uygun nedensellik bağının bulunması gerekir.

Son olarak, failin meydana gelen bu ölüm sonucundan, en az taksir derecesinde bir kusurunun bulunması gerekir. Yukarıdaki açıklamalarda da yer verildiği üzere, 5237 Sayılı T.C.K.nın 23 ve 87/4 üncü maddesiyle 765 Sayılı T.C.K.nın 452 nci maddesinde yer alan ve sorumluluk için illiyet bağını yeterli sayıp, kusurluluğu 2. plana atan objektif sorumluluk sisteminden vazgeçilmiş ve kusur sistemine geçilmiştir. Bunun sonucu olarak da failin, meydana gelen sonuçtan taksir derecesinde de olsa bir kusuru bulunmamakta ise, bu durumda sorumluluğundan söz edilemeyecek, yalnızca bilerek ve isteyerek gerçekleştirdiği yaralama suçundan sorumlu olacaktır.

Diğer yandan, 5237 Sayılı T.C.K.nın “Kasten öldürme” başlığı altında 81 inci maddesinde düzenlenen suçun manevi unsuru öldürme kastı iken, 87 nci maddesinin 4 üncü fıkrasına düzenlenen yaralama sonucunda ölüme sebep olma suçunun manevi unsuru yaralama kastıdır. O halde, kasten öldürme suçuyla kasten yaralama sonucu ölüme sebep olma suçu arasındaki ayırıcı kriterlerden en önemlisi manevi unsur farklılığı olacaktır. Dolayısıyla suçun vasıflandırılmasından önce çözülmesi gereken konu, failin kastının öldürmeye mi, yoksa yaralamaya mı yönelik olduğuna ilişkindir.

T.C.K.nın 21/1 inci maddesine göre, suçun yasal tanımındaki unsurlarının bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi olan ve failin iç dünyasını ilgilendiren kast, dış dünyaya yansıyan davranışlara bakılarak, daha açık bir ifadeyle failin olay öncesi, olay sırası ve olay sonrası davranışları ölçü alınarak belirlenmelidir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 8.7.2003 gün ve 196-212; 30.9.2003 gün ve 226-229; 8.7.2008 gün ve 88-184 ile 31.3.2009 gün ve 248-82 Sayılı kararları ile de; suç nedeni, kullanılan aletin cinsi, kullanılış şekli, isabet alınan bölge, darbe adedi ve şiddeti, failin suçtan önceki ve sonraki davranışları, aradaki husumet, hedef seçme olanağının bulunup bulunmadığı, mağdurdaki yaraların yerleri ve nitelikleri, failin fiiline kendiliğinden mi, yoksa engel bir sebepten dolayı mı son verdiği gibi ölçütler esas alınmak suretiyle kastın saptanması gerektiği belirtilmiştir.

Kastın belirlenmesi açısından her bir olayda kullanılması gereken ölçütler farklılık gösterebileceğinden, tüm bu olguların olaysal olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

Öte yandan, 5237 Sayılı T.C.K.nın 40/1 inci maddesinde; “Suçun işlenişine iştirak eden her kişi, diğerinin cezalandırılmasını önleyen kişisel nedenler göz önünde bulundurulmaksızın kendi kusurlu fiiline göre cezalandırılır” hükmü yer almaktadır.

Buna göre, yaralama suçu iştirak halinde işlenir de, mağdur bu yaralama sonucu ölür ise, bu ölüm sonucunda en az taksir derecesinde kusuru bulunan şerikler T.C.K.nın 87/4 üncü maddesi uyarınca, bu düzeyde bir kusuru olmayan şerikler ise eylemlerine karşılık gelen T.C.K.nın 86 ncı maddesinin ilgili fıkraları uyarınca cezalandırılacaklardır. Nitekim öğretide de benzer düşünceler yer almaktadır. (Veli Özer Özbek- Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Suçlar, Ceza Hukuku Dergisi, Yıl:2, Sayı:4, Ağustos 2007, sh. 241)

Bu açıklamalar ışığında tüm dosya içeriği birlikte değerlendirildiğinde;

Olay günü maktûl Cevat’ın, arkadaşı olan sanık B.’i cep telefonuyla aradığı, telefonu açan baba Bedri’ye küfür edip taksi durağına görüşmeye çağırdığı, sanıklar Bedri, B. ve Osman’ın durağa gittikleri, sanıkları gören maktûlün arabasından bir bıçak alarak geldiği, önce Osman’a sonra da Bedri’ye saldırdığı, araya giren B. kavgaya tutuştuğu, olay yerine sanık Hamzayla tanık olarak dinlenen Hayat’ın da geldikleri, B.’in maktûlün elindeki bıçağı alarak onu omzundan ve batından bıçakla yaraladığı, diğer sanıkların da maktûle vurdukları, akşam karanlığında birkaç dakika süren kavganın çevredeki vatandaşlarca ayrıldığı, olay sonrası maktûlün ayakta olduğu ve sanıklara küfretmeye devam ettiği, kaldırıldığı hastanede bir gece gözlem altında tutularak ertesi gün taburcu edildiği, bir sonraki sabah rahatsızlanarak yeniden hastaneye kaldırıldığı ve hayatını kaybettiği, ölümün kesici delici alet yaralanması sonucu maktûlde bulunan kronik kalp hastalığının aktif duruma geçmesinden gelişen solunum dolaşım durmasından ileri geldiği; uyuşmazlık konusu maddi olayın başlama, gelişme ve sonuçlanma biçiminin özetlenen tarzda olduğu, bu konuda gerek yerel mahkeme gerek Özel Daire gerekse Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında bir uyuşmazlığın bulunmadığı, esasen dosyadaki bilgi ve belgeler itibariyle bu kabulün yerinde olduğu görülmektedir.

Somut olayda, yaşamsal tehlike yaratan isabetin bir adetle sınırlı kalması, diğer yaranın basit tıbbi müdahaleyle giderilebilir nitelikte olması, sanığın daha önceden arkadaşlık yaptığı ve olaydan sonra hastaneden taburcu olan maktûle aynı gün diğer sanıklarla birlikte geçmiş olsun ziyaretine gitmesi ve Yargıtay Ceza Genel Kuruluyla Özel Dairenin süreklilik kazanmış uygulamalarına göre, hava karardıktan sonra çıkan tartışma sebebiyle aniden gelişen ve hedef seçme olanağı da bulunmayan kavganın hareketli ortamında, aralarında öldürmeyi gerektirecek derecede önceye dayalı husumetleri olmayan maktûl boğuşurken, mobil hedef olan maktûlün elinden bıçağı alıp onu biri omzundan basit tıbbi müdahaleyle giderilebilir nitelikte, diğeri de sol arkuskosta üzerinden 2×0,3 cm olacak ve yaşamını tehlikeye sokacak nitelikte yaralayan sanık B.’in eylemini gerçekleştirirken öldürme kastıyla hareket etmediğinin kabulü gerekir.

Diğer taraftan sanığın, suç tarihinde mağduru silahla hayati tehlike geçirecek şekilde yaralaması eylemi 5237 Sayılı Kanunun 86/3 üncü maddesi kapsamında bulunmaktadır. Yaralanan maktûlün kendisinde mevcut kronik kalp hastalığının aktif duruma geçmesinden gelişen bir myokard infarktüsü neticesi ölmesiyle sonuçlanan olayda, yaralama kastıyla gerçekleştirilen eylemle ölüm sonucu arasında nedensellik bağı da bulunduğundan, sanık hakkında 5237 Sayılı T.C.K.nın 87/4 üncü maddesi uyarınca hüküm kurulması yerindedir.

Bu nedenlerle, sanıklar öldürme kastıyla hareket etmediklerinden, sanık B.’in eyleminin kasten yaralama sonucunda ölüme sebep olma olarak kabulünde zorunluluk bulunmakta, diğer sanıkların hukuksal durumlarının da buna göre belirlenmesi gerekmektedir.

Bu itibarla, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının kabulüyle kasten yaralama sonucunda ölüme sebep olma suçundan kurulan hükümlerin incelenmesi ve sanıkların hukuksal durumlarının belirlenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan onüç Genel Kurul Üyesi;

” … Sanıkların öldürme kastıyla hareket ettikleri ve ölümün de sanık B.’in eyleminin doğal neticesi olarak meydana geldiği, eylemle sonuç arasında nedensellik bağının bulunduğu anlaşıldığından, T.C.K.nın 81 inci maddesinde öngörülen kasten insan öldürme suçunun oluştuğu…”

Görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1-) Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının kabulüne,

2-) Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 14.4.2011 gün ve 7236-2285 Sayılı bozma kararının kaldırılmasına,

3-) Dosyanın, hükmün esasının incelenmesi için Yargıtay 1. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine, 20.12.2011 günü yapılan ilk müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından, 27.12.2011 günü yapılan 2. müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2011/2-234

K. 2011/253

T. 6.12.2011

• KASTEN YARALAMA ( Hükmün Sanığın Yokluğunda Verildiği/Bir Haftalık Temyiz Süresinin Tebliğ Tarihinde Başlayacağı – Temyiz Süresinin Son Gününün Kurban Bayramının Son Gününe Denk Geldiği/Ertesi Gün Yapılan Temyiz Başvurusunun Süresinde Olduğunun Kabulü Gereği )

• HAKARET ( Hükmün Sanığın Yokluğunda Verildiği/Bir Haftalık Temyiz Süresinin Tebliğ Tarihinde Başlayacağı – Temyiz Süresinin Son Gününün Kurban Bayramının Son Gününe Denk Geldiği/Ertesi Gün Yapılan Temyiz Başvurusunun Süresinde Olduğunun Kabulü Gereği )

• TEMYİZ SÜRESİNİN SON GÜNÜNÜN KURBAN BAYRAMININ SON GÜNÜNE DENK GELMESİ ( Kurban Bayramının Arefe Günü İle Birlikte 4,5 Gün Olarak Kabul Edildiği – Hükmün Sanığın Yokluğunda Verildiği/Bayramın Ertesi Günü Yapılan Temyiz Başvurusunun Süresinde Olduğunun Gözetileceği )

• BİR HAFTALIK TEMYİZ SÜRESİ ( Kasten Yaralama ve Hakaret/Hükmün Sanığın Yokluğunda Verildiği – Temyiz Süresinin Son Gününün Kurban Bayramının Son Gününe Denk Geldiği/Ertesi Gün Yapılan Temyiz Başvurusunun Süresinde Olduğunun Kabul Edileceği )

• SANIĞIN YOKLUĞUNDA VERİLEN HÜKÜM ( Bir Haftalık Temyiz Süresinin Tebliğ Tarihinde Başlayacağı/Temyiz Süresinin Son Gününün Kurban Bayramının Son Gününe Denk Geldiği – Ertesi Gün Yapılan Temyiz Başvurusunun Süresinde Olduğu/Kasten Yaralama ve Hakaret )

5237/m.86, 125

1412/m.310

5271/m.39

2429/m.2

ÖZET : Kasten yaralama ve hakaret suçlarında; uyuşmazlık; sanığın temyiz isteminin süresinde olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. Temyiz talebi, hükmün tefhiminden bir hafta içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veya zabıt katibine yapılacak beyanla olur, beyan tutanağa geçirilir ve tutanak hakime tasdik ettirilir. Hükmün tefhimi sanığın yokluğunda olmuşsa, bu süre tebliğ tarihinden başlar.

Somut olayda hüküm sanığın yokluğunda verilmiştir. Genel tatil günlerinden birisi olduğu açıkça ifade edilen kurban bayramı tatili, arefe günü saat 13.00′ten itibaren dört buçuk gündür. Temyizin son günü olan Kurban Bayramının 4. gününe rastlaması nedeniyle, bir haftalık yasal sürenin, bayramın sona erdiği günün bir gün sonrasında sona ereceği kabul edilmelidir. Bu itibarla, sanığın temyiz isteminin reddine dair Özel Dairece verilen kararın kaldırılmasına karar verilmelidir.

DAVA : Sanık D. Y.’ın, kasten yaralama suçundan 5237 Sayılı T.C.K.nın 86/2 ve 53/1 inci maddeleri uyarınca 4 ay hapis, silahla kasten yaralama suçundan aynı Kanunun 86/2-3, 53/1 ve 54 üncü maddeleri uyarınca 6 ay hapis, hakaret suçundan da anılan Kanunun 125/1 ve 53/1 inci maddeleri uyarınca 3 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, zoralıma ve hak yoksunluğuna ilişkin, Polatlı Sulh Ceza Mahkemesince verilen 16.10.2008 gün ve 292-303 Sayılı hüküm sanık tarafından temyiz edilmekle, dosyayı inceleyen Yargıtay 2. Ceza Dairesince 26.1.2011 gün ve 29995-1098 sayı ile;

“… 16.10.2008 tarihli hükmü 4.12.2008 günü tebellüğ eden sanığın, yasal bir haftalık temyiz süresinden sonra 12.12.2008 tarihli süresinde olmayan temyiz isteminin 1412 Sayılı C.M.U.K.nun 317 nci maddesi uyarınca reddine…”,

Karar verilmiştir, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 17.08.2011 gün ve 232089 sayı ile;

“… Hükmün sanığın yokluğunda verildiği, gerekçeli kararın sanığa 04.12.2008 günü tebliğ edildiği, sanığın ise hükmü 12.12.2008 tarihinde temyiz ettiği görülmektedir.

Yapılan incelemede tebliğden sonra 1 haftalık temyiz süresinin son günü olan 11.12.2008 tarihinin yasal tatil günü olan Kurban Bayramının 4. gününe denk geldiği anlaşılmaktadır.

Bu durumda yasal temyiz süresi tatil gününden bir gün sonrasına sarkar. Dolayısıyla sanığın temyiz istemi süresinde gerçekleşmiştir, Yargıtay kararı bu yönüyle yasaya aykırıdır…”,

Görüşüyle itiraz yasayoluna başvurularak, Özel Dairenin temyizin reddi kararının kaldırılmasına karar verilmesi isteminde bulunulmuştur.

Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Sanığın kasten yaralama ve hakaret suçlarından cezalandırılmasına karar verilen somut olayda, Özel Daireyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözülmesi gereken uyuşmazlık; sanığın temyiz isteminin süresinde olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.

5320 Sayılı Kanunun 8 inci maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 1412 Sayılı cyuy’nın 310. maddesinin 1 inci fıkrası uyarınca; temyiz talebi, hükmün tefhiminden bir hafta içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veya zabıt katibine yapılacak beyanla olur, beyan tutanağa geçirilir ve tutanak hakime tasdik ettirilir. Anılan Yasa maddesinin 2 nci fıkrası uyarınca da hükmün tefhimi sanığın yokluğunda olmuşsa, bu süre tebliğ tarihinden başlar.

2429 Sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanunun 2 nci maddesinin ilk cümlesinde de, genel tatil günlerinden birisi olduğu açıkça ifade edilen kurban bayramı tatili, aynı Kanunun B/2 paragraf ve bendine göre; arefe günü saat 13.00′ten itibaren dört buçuk gündür.

01 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 Sayılı Ceza Yargılaması Yasasının 39 uncu maddesinde;

“1-) Gün ile belirlenen süreler, tebligatın yapıldığının ertesi günü işlemeye başlar.

2-) Süre, hafta olarak belirlenmiş ise, tebligatın yapıldığı günün, son haftada isim itibarıyla karşılığı olan günün mesai saati bitiminde sona erer.

3-) Süre, ay olarak belirlenmiş ise tebligatın yapıldığı günün, son ayda sayı itibarıyla karşılığı olan günün mesai saati bitiminde sona erer. Son bulduğu ayda sayı itibarıyla karşılığı olan gün yoksa süre, ayın son günü mesai saati bitiminde sona erer.

4-) Son gün bir tatile rastlarsa süre, tatilin ertesi günü biter” hükmüne yer verilmiştir. Bu bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Sanığın 16.10.2008 tarihli yerel mahkeme hükmünü, 04.12.2008 tarihinde tebellüğ ettiği ve 12.12.2008 günü temyiz ettiği, temyizin son günü olan 11.12.2008 tarihinin Kurban Bayramının 4. gününe rastlaması nedeniyle, 1412 Sayılı C.Y.U.Y.’nın 310. maddesinde öngörülen bir haftalık yasal sürenin, 5271 Sayılı C.M.K.nın 39/4 üncü maddesi uyarınca 12.12.2008 günü sona erdiği, dolayısıyla 12.12.2008 günü gerçekleşen temyizin de süresinde olduğu görülmektedir.

Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüyle sanığın temyiz isteminin reddine dair Özel Dairece verilen kararın kaldırılmasına ve dosyanın temyiz incelemesi yapılmak üzere Yargıtay 2. Ceza Dairesine gönderilmesine karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1-) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne,

2-) Yargıtay 2. Ceza Dairesinin 26.01.2011 gün ve 29995-1098 Sayılı temyizin reddi kararının kaldırılmasına,

3-) Dosyanın temyiz incelemesi yapılması için Yargıtay 2. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine, 06.12.2011 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

T.C.

YARGITAY

2. CEZA DAİRESİ

E. 2010/23570

K. 2012/9953

T. 17.4.2012

• KASTEN YARALAMA ( Herhangi Bir Maddi Zararın Bulunmadığı ve Sanığın Adli Sicil Kaydına Göre Sabıkasız Olduğu – Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Koşullarının Oluşup Oluşmadığının Değerlendirileceği )

• MADDİ ZARAR ( Kasten Yaralama/Herhangi Bir Maddi Zararın Bulunmadığı ve Sanığın Adli Sicil Kaydına Göre Sabıkasız Olduğu – Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Koşullarının Oluşup Oluşmadığının Değerlendirileceği )

• HÜKMÜN AÇIKLANMASININ GERİ BIRAKILMASI ( Kasten Yaralama Suçunda Herhangi Bir Maddi Zarar Oluşmadığı – “Sanığın Mağdurun ya da Kamunun Zararını Karşılamayacağını Açıkça Belirtmesi Nedeniyle” Biçimindeki Gerekçeyle Uygulanmamasının Hukuka Aykırı Olduğu )

5237/m.86

5271/m.231

ÖZET : Kasten yaralamada; yaralama suçundan doğan herhangi bir maddi zararının da bulunmadığı ve adli sicil kaydına göre sabıkasız olduğu anlaşılan sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması koşullarının oluşup oluşmadığı değerlendirilmelidir. “Sanığın mağdurun ya da kamunun zararını karşılamayacağını açıkça belirtmesi nedeniyle” biçimindeki gerekçeyle uygulanmaması hukuka aykırıdır.

DAVA : Dosya incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : I-Sanık müdafii ile mağdur S. T. vekilinin hakaret suçuna ilişkin olarak kurulan hükme yönelik temyiz istemlerinin incelenmesinde;

Hakaret suçundan hükmolunan cezanın miktar ve türüne göre hükmün; 21.07.2004 tarihinde yürürlüğe giren 5219 Sayılı Kanun’un 3-B maddesi ile değişik 1412 Sayılı CMUK’nun 305/1.maddesi gereğince hüküm tarihi itibariyle temyizi mümkün olmadığından sanık müdafii ile mağdur vekilinin temyiz isteğinin aynı Kanun’un 317.maddesi gereğince istem gibi REDDİNE,

II-Sanık müdafii ile mağdur S. T. vekilinin yaralama suçuna ilişkin olarak kurulan hükme yönelik temyiz istemlerinin incelenmesinde;

Dosya içeriğine göre diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

Ancak;

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 03.02.2009 tarih ve 2008/ 11–250 esas 2009/13 karar sayılı kararında da kabul edildiği gibi, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesinde mahkemece kanat verici basit bir araştırma ile belirlenecek maddi zararların esas alınması, manevi zararların bu kapsama dâhil edilmemesi gerektiği, olayda katılanın tazminat talebi olmadığı gibi, dosya içerisindeki bilgi ve belgelerin incelenmesinde sanığa yüklenen yaralama suçundan doğan herhangi bir maddi zararının da bulunmadığı ve adli sicil kaydına göre sabıkasız olduğu anlaşılan sanık hakkında 5271 Sayılı CMK’nın 231.maddesinin 6.fıkrasının ( b ) bendinde belirtilen koşulun oluşup oluşmadığı değerlendirilerek sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken, “sanığın mağdurun ya da kamunun zararını karşılamayacağını açıkça belirtmesi nedeniyle” biçimindeki gerekçeyle sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesi,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanık müdafiinin ve mağdur vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebepten dolayı isteme aykırı olarak BOZULMASINA, 17.04.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

T.C.

YARGITAY

1. CEZA DAİRESİ

E. 2010/5167

K. 2012/2781

T. 11.4.2012

• KEMİK KIRIĞI VE YAŞAMSAL TEHLİKE GEÇİRİLMESİNE NEDEN OLACAK ŞEKİLDE SİLAHLA YARALAMA ( Birden Fazla Nitelikli Halin Varlığı Nedeniyle Uygulama Yapılırken Temel Cezanın Alt Sınırdan Uzaklaşılarak Belirlenmesi Gereği )

• CEZANIN BELİRLENMESİ ( Kemik Kırığı Oluşacak ve Yaşamsal Tehlike Geçirilmesine Neden Olacak Şekilde Silahla Yaralama – Birden Fazla Nitelikli Halin Varlığı Nedeniyle Uygulama Yapılırken Temel Cezanın Alt Sınırdan Uzaklaşılarak Belirleneceği )

• SİLAHLA YARALAMA ( Kemik Kırığı Oluşacak ve Yaşamsal Tehlike Geçirilmesine Neden Olacak Şekilde Silahla Yaralama – Birden Fazla Nitelikli Halin Varlığı Nedeniyle Uygulama Yapılırken Temel Cezanın Alt Sınırdan Uzaklaşılarak Karar Verileceği )

5237/m.86, 87

ÖZET : Sanığın silahla ateş ederek, mağduru 4. derecede ( ağır nitelikte ) kemik kırığı ve yaşamsal tehlike geçirmesine neden olacak şekilde yaraladığı olayda, en ağır cezayı gerektiren mağdurun yaşamsal tehlike geçirmesi suçunda birden fazla nitelikli halin varlığı nedeniyle, uygulama yapılırken temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak belirlenmesi yerine, bir yıl olarak belirlenmesi ve belirlenen ceza üzerinden artırım yapılması yasaya aykırıdır.

DAVA : Gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1-Sanık A. O. hakkında kasten yaralama suçundan verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair hüküm mağdur katılan Hüseyin müdafii tarafından temyiz edilmiş ise de, hüküm CMK.nun 231/12 maddesi uyarınca itiraz kanun yoluna tabi bulunduğundan temyiz incelemesi dışı bırakılmıştır.

2-Toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanık H.’in mağdur F.’yı silahla yaralama, mağdur A. O.’ı öldürmeye teşebbüs suçlarının sübutu kabul, oluşa ve soruşturma sonuçlarına uygun şekilde suç niteliği tayin, tahrike ilişen cezayı azaltıcı sebebin derecesi takdir kılınmış, savunması inandırıcı gerekçelerle kısmen kabul kısmen reddedilmiş, incelenen dosyaya göre verilen hükümlerde düzeltme ve bozma nedeni dışında isabetsizlik görülmemiş olduğundan, sanık müdafiinin suç vasfına, eksik incelemeye, takdiri indirim hükmünün uygulanmasına yönelen ve yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle;

A-Sanık H.’in mağdur A. O.’ı öldürmeye teşebbüs suçundan kurulan hükmün incelenmesinde;

5237 sayılı TCK.nun 53. maddesinin uygulandığı bentlerin, “Sanığın, 5237 sayılı TCK.nun 53. maddesinin 1. fıkrasının a,b,c,d,e bentlerinde belirtilen haklarından, mahkum olduğu hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar, kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından ise 1-c bendindeki haklardan koşullu salıverilme tarihine kadar yoksun bırakılmasına” olarak değiştirilmesine karar verilmek suretiyle CMUK 322 maddesinin tanıdığı yetkiye dayanılarak DÜZELTİLEN ve diğer yönleri usul ve yasaya uygun olan hükmün tebliğnamedeki düşünce gibi ONANMASINA,

B-Sanık H.’in mağdur F.’ya yönelik silahla yaralama suçu nedeniyle kurulan hükmün incelenmesinde;

Sanığın silahla ateş ederek, mağduru 4. derecede ( ağır nitelikte ) kemik kırığı ve yaşamsal tehlike geçirmesine neden olacak şekilde yaraladığı olayda,en ağır cezayı gerektiren mağdurun yaşamsal tehlike geçirmesi suçu nedeniyle 87/1-d maddesi esas alınarak 5237 sayılı TCK.nun 86/1,86/3-e,87/1-d,21/2 maddeleri uyarınca uygulama yapılmasıyla yetinilmesi, suçta birden fazla nitelikli halin varlığı nedeniyle, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası içeren 86/1 madde ile uygulama yapılırken temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak belirlenmesi yerine, bir yıl olarak belirlenmesi ve 5237 sayılı TCK.nun 87/1-d maddesi uyarınca belirlenen ceza üzerinden 87/3 maddesiyle artırım yapılması yasaya aykırı olup,

SONUÇ : Sanık müdafiinin ve katılan vekilinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden, hükmün tebliğnamedeki düşünceye aykırı olarak ( BOZULMASINA ), 11.04.2012 gününde oybirliği ile karar verildi.

 

Bir Yanıt to “5237 sayılı TCK madde 86 Kasten Yaralama”

  1. Zeki Muşlu Says:

    adalete uygun davranan vekararı yerinde kullanan ilk heyet allah ta sizi sizn adalettinz le yargılasın allah daim yardımcınız olsun adalet yerinde ağır


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: